15 Mart 2015

Üç Kısa. Üç Uzun. Üç Kısa.

15 Mart 2015
Sağa, sola, yukarı, aşağı...

Gözleri sürekli hareket ediyordu. Bir şeyler arıyor, bir şeyler buluyor, bir şeyler düşünüyor ya da bir şeyler unutmak istiyordu… Her şey denebilirdi bu kararsız gözlere bakıldığında. Biçimsiz ve aceleci adımları onu sokaklar arasında sürüklerken, kendisinin bile ummadığı bir anda durmuştu. Aniden! Canı bir şeyler içmek istemişti. Karşıdaki kafeye yöneldi. İçeriye ilk adımını atar atmaz durakladı. İki elini birbirine sürttü, sanki elini ısıtmak istiyordu. Oysa tek derdi zaman kazanmaktı. Neye karşı? Bilmiyordu.

Karşısına hemen garson kız dikildi. Gülümsüyordu. Buyurun dedi. Buyurun! Nereye buyuracağını bilemedi. Gövdesini ileri geri hareket ettirdi. Garson kız şüpheyle gözlerini kıstı. Şöyle oturun isterseniz dedi. Şöyle oturun isterseniz! Sanki birilerini arıyor gibi içeriyi süzüyordu. Garson kız beyefendi dedi. Beyefendi! Birden garson kızın kollarına yapıştı. Gözlerinin içine baktı. Aklından geçen dedi, durakladı. Yutkundu. Aklından geçen ne? İğrendi garson kız. Eski sevgilisi geldi hemen aklına. Babası da kendini hatırlattı aradan. Erkeklerin çoğu. Hadsizler! Kurtardı kollarını. Ne yapıyorsunuz dedi. Ne yapıyorsunuz? Uysalca başını salladı adam. Boş bir masa gördü ve oraya doğru yöneldi. Bir an durdu, kahve dedi. Bekledi. Arkasını döndü. Sütlü kahve dedi. Lütfen.

Sağ dizini hızla indirip kaldırıyordu masanın altında. Parmaklarını da unutmuş değildi. Çıtlatmaya çalışıyordu. Çıt. Çıt. Çıt. Her seferinde en az bir parmak eksik kalıyordu. Çıtlamıyordu. Pek sık yapmamalıydı bunu. Saçmaydı. Güldü. Sesi biraz yüksek çıkmıştı. Önce utandı bir müddet. Sonra başını önüne eğip gülümsedi. Kahve dedi tok bir şekilde içinden; hemen efendim diye karşılık verdi ince bir ses -yine içinden. Kahve. Hemen efendim. İç sesiyle kurduğu tiyatro, her zaman olduğu gibi, keyfini yerine getirmeye yetmişti. Ne zaman canı sıkılsa, konuşurdu içinde birileri. Aslında her zaman konuşurdu içinde birileri, sadece bazen dinlerdi onları.

Kahvesini başka bir garson getirdi. Erkekti. Garson uygunsuz bir bakış atmadı ya da kabalaşmadı. Ama erkekti. Gelmek istemedi o, değil mi? Görmek istemedi beni. Ne vardı aklında? Ne var aklında? Böyle uzayıp gidemezdi. Şey, dedi cılız bir sesle giden erkek garsonun arkasından. Bakar mısınız? Baktı. Buyurun dedi. Buyurdu. Şeker alabilir miyim fazladan? Aldı.

Kaşığı çıkardı özenle fincanın içinden, şekerleri sırayla batırdı kahvenin içine ve ıslanmasını izledi. Gülünçtü bu ona göre. Şeker kahveye değmeye başladığı anda kahveyi içine çekmeye ve tüketmeye çalışıyordu. Şeker kahveyi emiyordu. Onu kendi içinde hissediyordu. Pornografik bir yanı bile vardı bunun. Oysa eriyen şekerdi. Kahvenin içine doğru süzülüyordu. Kahve ne kadar soğursa, o denli yavaş ve acı çekerek katılıyordu kahvenin içine. Kahve daha kaç şeker kaldırabilir? Tadına baktı. Şekerliydi. Böyle olsun istemişti. Hayır, istememişti.

Parmak boğumlarını dişlemeye başladı. Kahvesini henüz bitirmemişti. Sesler duyuyordu. Sesler! İçinden gelen sesler değildi bunlar. Bir iş görüşmesi yapıyordu telefonda korkak sesle şık giyimli biri, sevgilisinin bacağını okşamaya çalışırken bir şeyler geveleyip duruyordu genç bir delikanlı. Kadının biri önce kahkaha atıyor, sonra çevresine şöyle bir bakınıyordu en şuh bakışıyla. Kıkırtılar, gıcırtılar, şangırtılar ve daha nice zırvalıklar... Sesler ağır ağır yükseliyor ve olanca gücüyle iniyordu yere. Kafeyi kaplıyor, ablukaya alıyordu. Önce kadınlar ve çocuklar, ve sonra erkekler! Hepsi bir şekilde konuşuyor, kendine özgü sesler çıkarıyor, hayır, çıkarmaya çalışıyordu. Tek seferde en fazla kaç kişiyi dinleyebilirsin? Böyle demişti eski bir dostu. Tek seferde mi diye şaşalamıştı. Bilmem demişti. Üç ya da dört en fazla; ama o da çok zor. Sen? Ben tek birini bile dinleyemiyorum.

Üç kısa. Üç uzun. Üç kısa.

Birden irkildi. Diğer tüm sesler kayboldu sanki. Sadece bu dokuz tıkırtı duyuluyordu. Gözleri büyüdü. Nefesini kontrol etmekte zorlanıyordu artık. Kahveyi masanın öbür köşesine itti. İki elini de masaya yaslayıp iyice kulak kabarttı. Bir tırnak sesi... Tahta masaya vuran tırnak sesi! Üç defa kısa, üç defa uzun, üç defa kısa vuruyordu. Sevincinden ağlayacak gibi oldu. Tüm olağan akışıyla can sıkıcı derecede anlamsız olan bu hayatta, bambaşka bir şey duymuştu. Bir yardım çığlığı duymuştu, hem de kafenin o boğuk sesinde! Biri, tırnağıyla masaya vuruyor ve mors alfabesinin o ünlü yardım çağrısını yayıyordu: Üç kısa. Üç uzun. Üç kısa. S.O.S.

Gözlerini masadan ayırmak istemedi. Sık sık yutkunuyordu. İç sesi tamamen susmuş, tiyatro kapılarına kilit vurmuştu. Kalbi. Evet, bir tek kalbi gümbürtüyle atıyordu. Sesin hangi masadan geldiğini anlamak için gözlerini sıkıca yumup kaşlarını çattı. Sese odaklanmaya çalıştı. Üç kısa. Üç uzun. Üç kısa. İnsanlar kayboldu. Hepsi birer ikişer, sesleriyle birlikte yok oldu. Uçtu gitti masalar. Dışarıdaki hengame silindi yeryüzünden. Bardağın içinde dolanan kaşıklar, bir kızartma siparişi var diyen garson, kasanın para yutmadan evvel tink diye açılması, yine beklerizler, kahkahalar, sandalyelerin gıcırtıları, hepsi sustu. Sanki hiç var olmamışlardı. En fazla dört metre ötede, tam karşısında, yani iki masa karşısında... Ses oradan geliyordu. Ses. Sesler. Tıkırtılar. Üç kısa. Üç uzun. Üç kısa. Gözlerini açınca onu görecekti. Biliyor muydu acaba o da bunun anlamını? Yardım istiyor muydu hakikaten? Yoksa sadece rastgele bir ritim miydi bu? Yüreği sıkılır gibi oldu. Yanlış anlamak var. Mümkün. Bu saçma hayatta her şey mümkün. Düşünerek bir çözüm bulmak... Canı sıkıldı. Gözlerini açtı. Tek bir sefer yutkundu. Öylece kalakaldı.

Eski dostunu görebilirdi o masada, ya da kendisini kendi karşısında bulabilirdi. Belki de kimse olmazdı, boş olurdu o masa. Daha nice çılgınca ihtimal kolaylıkla sayılabilirdi. Oysa şimdi farklı bir gerçeklik karşısındaydı. Sol elini sol yanağına dayamış, başı eğik önündeki kağıda sessizce bakan ve sağ elinde tuttuğu kaleme rağmen, tırnağıyla masaya hafif hafif vuran bir kadın. Yüzünü tam görememişti, bunu pek umursadığı da söylenemezdi. Onu asıl donduran, kadının siyah-beyaz bir film karesini andırmasıydı. Dünya, ya da kafe, tüm renkliliğiyle varlığını sürdürürken, kadında hiç renk yoktu. Nasıl fark edememişti onu? Daha önce kimse nasıl görmez onu? Çevresine bakındı. Herkes bıraktığı gibiydi. Şaşırdı. Rüyada olup olmadığını anlamak için sağ elinin işaret parmağını sol avcuna dayadı ve içinden geçip geçmediğine baktı. Geçmedi. Gerçekti. Birkaç masa ötesindeki kadın, o siyah-beyaz kadın, yardım çağrısında bulunuyordu. Hayır, hayır, rastgele vuruşlar olamazdı bunlar. Olamaz!

Kalktı. Tuvalete doğru birkaç adım attı. Ellerini nereye koyacağını bilmiyor, sürekli tedirgin bir şekilde bir şeyler mırıldanıyordu. Olamaz! Olamaz! Tuvaletten dönen bir genç karşısına çıktı. İkisi aynı anda sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa doğru hamle yaptılar. Dur dedi. Durdu genç, bir şey söyleyeceğini sanmış olmalıydı. Hadi söyle ne söyleyeceksen der gibi kafasını ileri uzattı. Önce birkaç kelime kekeledi adam. Kendi bile anlamadı. Ayaklarını bir kaldırıp bir indiriyordu. Genç, adamın deli olduğunu düşünmeye başladı. Hayır dedi. Hayır. Görüyor musun dedi. Görüyor musun? Neyi? Şuradaki kadını? Evet. Yani? Yani ne? Hiçbir tuhaflık yok mu onda? Genç tekinsiz biri olduğunu düşündü adamın. Biraz da sinirli bir edayla kat'i bir biçimde sağ tarafa doğru adımını attı ve uzaklaştı oradan.

Anlamıyor musunuz? Buraya ait değil o. Görmüyor musunuz? Nasıl öylece gelip geçersiniz? Nasıl duymazsınız onu? Sahi, yardım istiyordu. Yardım. Neden? Şimdi kalkıp gitsem, ben geldim desem, siyah-beyazsın desem, sana yardım edeceğim desem... Nasıl yardım edeceğim ona? Ben. Yani ben. Kendimi kemirirken her gün biraz daha, bir de ona mı yardım edeceğim? Mümkün mü bu? Hani bu saçma hayatta her şey mümkündü? Ben hariç. Ben, mümkün değilim. Ya da o! Olamaz!

Tuvalete hiç girmeden geri döndü. Tekrar masasına oturdu. Kahvesi aynı uzaklıkta duruyordu. Ancak ses... Ses kaybolmuştu. Kadın bir şeyler çiziyordu kağıda. Tırnağıyla vurmuyordu artık masaya. Kahvesini çekti tekrar önüne, bir yudum aldı; zaten içinde az kalmıştı ve soğumuştu. Şekerliydi bir de... Bunu kendi istemişti. Hayır, istememişti.

Elleriyle yüzünü örttü. Yerinde duramıyordu. Bacakları oynuyordu, gövdesini sürekli hareket ettiriyordu. Birden bire durdu. Gözlerini kadına dikti. Başını sola doğru eğdi hafifçe. Yüzünde bir gülümseme oluştu. Kalktı. Kendi çevresinde dönüp kafedeki herkesi şöyle bir süzdü. Sizi ahmaklar! İlk adımını attı. Bir rivayete göre, yaşlı bir bilge yaşarmış puslu bir dağın eteğinde. İkinci adımını attı. Her şeyin cevabını bilen bu bilge, kendisini ziyarete gelen herkesi hoş karşılar, onlara yardım etmeye çabalarmış. Üçüncü adımını attı. Ancak tek bir şartı varmış; kendisinden bir şey öğrenmek isteyen herkes, onun evinden bir eşyayı hatıra olarak kendisiyle birlikte götürmek zorundaymış. Dördüncü adımını attı. Evinde sadece küçük bakır bir saat kalmışken, içeri yolunu kaybetmiş bir çocuk girmiş. Beşinci adımını attı. Korkak bakışlarla yaşlı bilgeyi süzen çocuk, birden cesaretini toplayıp sen kimsin demiş. Altıncı adımını attı. Yaşlı bilge bakır saati çocuğa uzatmış, önünde eğilmiş, iki yanağını avuçları arasına almış, biraz da buruk bir sesle... Son adımını attı ve masanın başına geldi. Ben, senim demiş ve yok olmuş.

Zaman, maddenin kütle-çekim kuvvetine ve hızına göre değişir. Bu, zamanın var olduğunun ispatı niteliğindedir. Değişen her şey, var olmak da zorundadır. Hiçbir yanılsama, değişime bu denli ayak uyduramaz. Durakladı. Alt dudağını ısırdı. Umduğu giriş bu değildi. Kadın ağır hareketlerle başını kaldırdı. Efendim dedi. Efendim? Gözlerini tüm hızıyla sağa, sola, yukarı, aşağı kaçırmaya çalıştı adam. Gerçekten siyah-beyazdı kadın. Yakından da öyleydi. Gözleri masadaki kâğıda ilişti. Küp. Küp şekilleri. Onlarca küp. İrili ufaklı küpler. Kendini toparladı. Küp dedi. Küp, doygun bir simetriye dayalıdır. Çok ilginçtir ki, üç boyutlu bir cisim olmasına rağmen küp, kâğıt üzerinde her zaman kafa karıştırır. Hangi tarafının hangi taraf olduğu değişim gösterir. Ben de bunu diyordum en başta. Yani, duymadınız elbet, ama değişen her şey, var olmak da zorundadır.

Ah, şu siyah küpler dedi kadın ve sustu. Kadının sessizliği sürdükçe, adamın da vücut sıcaklığı artıyordu. Terlediğini hissetti. Oturabilir miyim dedi. Oturabilir miyim? Kadın bir şey demedi. Oturdu. Bakın sizinle açık konuşacağım diye iki elini masaya vurdu. Biraz sertçe vurmuştu. Susup çevresine şöyle bir baktı. Bir-iki kişi başını çevirip bakmış, ama sonra önlerine dönmüşlerdi. Yardım çağrınızı duydum. Üç kısa. Üç uzun. Üç kısa. Biliyor olmalısınız. Ben de... Yani... Düşündüm ki... Gitgide kelimelerin arası uzuyor, kekelemeye başlıyordu. Aklımda ne var diye düşündü. Aklımda ne var? Ne var olabilir? Ve siyah-beyazsınız! Olamaz! Söyledi bunu, içinden değil, dışından, tek seferde, tüm saçmalığına rağmen söyledi. Utandı. Ama tekrarladı. Haklı olmanın verdiği o kararlı tonla tekrarladı: Siyah-beyazsınız!

Şaşırdı kadın tüm samimiyetiyle. Siyah-beyaz mıyım? Bu da ne demek dedi. Düpedüz siyah-beyazsınız! Herkes, her şey olağan rengiydeyken, sizin renginiz yok. Ve o yardım çağrısı... Hüzün kapladı birden içini. Öne doğru hafifçe eğildi, eliyle kadına da eğilmesini işaret etti. Gizli bir şey söyleyecekmiş gibi... Kadın da merakla eğildi. Acaba delirdim mi dedi üzgün bir sesle. Acaba delirdim mi?

İstemsiz bir gülümseme yayıldı kadının yüzüne ve geri çekildi. Meraklı ama sevecen gözlerle ona bakıyordu. Hep mi böylesiniz dedi? Hep mi böyleyim? Bilmem. Parmaklarını düşündü. Hep mi çıtlatmıştı? Dizlerini düşündü. Hep mi sallamıştı? Gözlerini düşündü. Hep mi kararsızdı? Bilmem. Önündeki kağıdı katladı ve çantasına koydu kadın. Düşündüğünüz gibi biri değilsiniz, biliyor musunuz dedi kadın. Ne düşünüyorum ki? Bilmem. Kadın gözlerini kapatıp iki elinin parmaklarını hafifçe göz kapaklarına bastırdı ve sözlerine devam etti: Anladığınızı düşünüyorsunuz, değil mi? Daha doğrusu, anlamadığınızı anladığınızı düşünüyorsunuz. Beni görüyor ve beni duyuyorsunuz. Bu, elbette sizin hakkınız. Geliyorsunuz yanıma, gelebilirsiniz. Peki siz, gerçekten beni mi görüyorsunuz bana baktığınızda, yoksa kendinizi mi?

Kalktı kadın. Çantasını geçirdi koluna. Dostça omzuna dokundu adamın. Üzülme dedi içinden. Üzülme. Herkes yenilir. Herkes anlar nihayetinde kimsenin farklı olmadığını. Herkes anlar ve yenilir. Herkes! Elini çekti omzundan ve gözünün önüne düşen saçını kulağının arkasına geçirip yürümeye devam etti.

Gözlerini hiç kırpmadan, öylece kalakaldı masada adam. Kadın her geçen saniye uçurumları aşıyordu sanki. Ulaşılmaz bir noktaya varacaktı kafenin dışına çıktığında. Mutlak yokluk kaplayacaktı bu masayı ve bu kafeyi ve bu dünyayı. Kimse kimseyi bir daha aynı şekilde görmez. Göremez. Kapattı gözlerini. Üzgündü. Kadının ayak seslerini dinledi. Her adımında çınlıyordu tüm kafe. Çınlamıyordu aslında, ona öyle geliyordu. Kasanın tink diye sesi geldi. Hesabı ödüyor olmalı. Kapıya uzaklığı sadece üç adım. Üç. Üç kısa. Üç uzun. Üç kısa. Koşmak ve yetişmek mümkün. Gülmek ve geçmek de... Bir kadın söz konusu olduğunda her şey mümkün. Peki ya unutmak? Herkesten farklı olduğunu gördüğün birini unutmak? Olamaz!

Sizin hakkınızda yanıldığımı kabul etmiyorum, anlıyor musunuz beni?!

Kafedeki belli belirsiz gürültü kesildi ve herkes adama çevirdi bakışlarını. İki elini hırsla masaya vurmuş ve bu şekilde bağırmıştı. Derin bir nefes aldı. Sırtı hala da kadına dönüktü. Kadının yüzünde hiçbir ifade yoktu. Bağırış ile birlikte başını ona doğru çevirmiş, öylece bekliyordu.

İnsanlar aynı şekilde yaşar. Aynı şekilde âşık olur ve aynı şekilde sevişir. Aynı şekilde nefret eder herkes birbirinden ve aynı şekilde unutur birbirini. Her iç geçirme aynıdır. Aynı yalanlar söylenir hep, aynı mazeretler uydurulur. Her yabancı aynı şekilde yadırganır ve tüm mekânlar aynı şekilde terk edilir. Ve tüm kişiler de! Hep aynı! Her şey aynı!

Kadına döndü yüzünü. Korkak adımlarla kendisine yaklaşan garsona baktı, elini kaldırdı, dur dedi fısıldayarak. Tedirgin değildi. Kekelemiyordu. Kızgın ya da hüzünlü de değildi. Dur dedi sadece. Durdu. Durmalıydı. Herkes durur. Başka yolu yoktu garsonun. Dur dedi fısıltıyla ve garson durmak istedi. Gözlerini tekrar kadına çevirdi adam.

Size baktığımda sizi mi görüyorum, yoksa kendimi mi? Soru buydu, değil mi? Gülümsedi. Onay beklememişti. Garsonun durduğundan emin olmak için kaçamak bir bakış attı ona ve elini indirdi. Kimseye bakmam ve kimseyi görmem aslında ben. Her kim varsa karşımda, aklındakiyle var sadece. Ne var aklında? Ne düşünüyor acaba? Kim, neyi saklıyor? Hangi anlatmadığı şey onu olduğu kişi yaptı? Böyle sürer gider. Oysa sizin aklınızdakileri değil, sizi merak ediyorum. Neden yardım istediniz? Neden renginiz yok? Neden gidiyorsunuz? Neden ben?

Kadının gözleri güldü, ama bunu gizlemeye çalıştı. Bir adım yaklaştı adama. Hayalinizde yıllarca bir kadın canlandırdınız ve şimdi beni ona benzetiyorsunuz dedi. Beni o sanmış olmalısınız. Ancak yanılıyor... Hayır, hayır diye sözünü kesti hemen adam. Hayır, hayır, hiç de öyle düşünmüyorum. Hatta hayalimdeki kadınla çok bir benzerliğiniz de yok. O halde diye sorarcasına kaşlarını kaldırdı kadın. O halde? Hayalimdeki kadın değilsiniz, ancak hayallerimi değiştirebilecek kadınsınız.

Anlıyorum dedi kadın kısık bir sesle. Başını eğdi tekrar. Sırtını döndü ve çıkışa yöneldi. Neden diye bir ses duydu arkasından. Neden hiçbir soruma yanıt vermiyorsunuz? Anlamıyor musunuz, gitmenizi istemiyorum. İlk baştaki garson kız hareketlendi bu noktada. Kıskanmak acımasızca bir betimleme olurdu garson kız için, ancak her kadın gibi bir erkeğin samimiyetini görür görmez tanımış, bu samimiyetin heba olmasını istememişti. Yine de bunlar aklından geçmemiş, sadece belli belirsiz bir huysuzluk gibi içini kavramış ve sonra yitip gitmişti.

Kısacık bir duraklama anı yaşadı kadın ve şöyle dedi: Bir mutlu sona ihtiyacım var benim; bana yardım edebilirsiniz, ama beni tamamen iyileştiremezsiniz. Başını eğdi tekrar ve yoluna devam etti. İki adım kalmıştı çıkışa. Bir mutlu son, ha, diye düşündü adam. Hiç mutlu son düşünmemişti şimdiye dek. Kaybetmek ve yitirmek üzerineydi tüm düşleri; çaresizlik ve zavallılık içeriyordu her şey. Bir yıkım ve yok oluş süreci ve hatta bunun usulca kabullenilmesiydi tek bildiği. Hep aynı kelime etrafında dönmüştü fikirleri: Ölüm. Şimdi, iki adımlık bu mesafede nasıl başarabilirdi bunun aksini gerçekleştirmeyi? Zihninden silip süpürülmesi gereken ne çok şey vardı! Olamaz!

Herkes soluğunu tutmuş, kafenin dışına atılacak o son adımla bu kısa ve hazin öykünün bitmesini bekliyordu. Elini hemen arkasındaki masaya attı adam. Kalem! Kalemi kalmıştı kadının. Kırmızı bir kalem! Kırmızı! O an anladı! Kadının çizdiği küpler geldi aklına. Ah, şu siyah küpler! Böyle demişti. Oysa kırmızıydı kalem. Evet, kırmızıydı küpler! Siyah demişti. Öyle görüyordu çünkü kadın. Anladı adam o an! Her şeyi anladı!

Kadın kapıya elini uzattığı anda irkildi. Solukları sıklaştı. Çevresine bakındı şaşkın bir şekilde. Geriledi birkaç adım. Elleri titriyordu, ellerine baktı. Çantasına baktı. Kasaya baktı, garsonlara baktı. Her şey renkliydi artık. Adama baktı. Gözleri dolmuştu. Anladığını anladı adamın. Tamamen iyileştiğini anladı. Görmüyordu çünkü kadın hiçbir rengi, asla görmemişti. Sadece siyah ve beyazdı onun dünyası. Oysa şimdi birden bire tüm renkleri görüyordu.

Kimse anlam verememişti kadının bu şaşkınlığına. Oysa kadın mutluydu. Gitmemişti. Gitmedi. Yavaş adımlarla geldi adamın yanına. Sarıldı. İçten bir sarılmaydı. Nasıl olur dedi kadın titrek bir sesle. Nasıl olur? Ne önemi var? Gerçekten de, ne önemi vardı? Hiç umulmadık bir değişim, yıllarca bekledikten sonra hem de iç umulmadık bir anda gerçekleşebilir. Olamaz! Hayır, olabilir!

Kadın, her şeyi siyah-beyaz görüyordu ve adam, bir tek kadını siyah beyaz görüyordu. Anlamak buydu belki de. Ve devamında, neyi neden anladığını anlamak bir çözüm yoluydu elbet. Her çözüm gibi bunun da bir bedeli vardı. Ancak bedeller umurunda değildi adamın; doğanın dengesi umurunda değildi; mutlu sonlar, yalnızca başlamamış hikâyelerde vardır, başlamış olan her şey biter ve her bitiş mutsuzluğa gebedir. Olsun! Mutluluk sürdükçe, neden bir sona ihtiyacı olsun ki zaten insanın?!

Elini tuttu kadın adamın, birlikte çıktılar dışarı. Sevinç doluydu kadın. Renkleri çekiyordu içine. Sanki yeniden özümsüyordu her şeyi. Arada bir adama bakıyor, gülümsüyordu. Uzunca bir yürüyüşün ardından bir banka oturduklarında, şaşkınlıkla çevresini izliyordu adam. Sonra birlikte gökyüzüne baktılar bir anlığına. Ne de güzel bir mavi dedi kadın. Masmavi. Göz göze geldiler. Gülümsediler. Masmavi ha, dedi adam. Yutkundu sakince. Gökyüzü mavidir, bunu unutmamam lazım. Unutacaktı oysa. Bir gün unutacaktı.

Ümid Gurbanov

0 yorum:

Yorum Gönder

 
|| © 2018 - Herhangi bir hak bulursanız, saklayın! || Tasarım: Pocket ||