29 Nisan 2017

Monty Python: Filozoflar Maçı

29 Nisan 2017
Monty Python'un benim için yeri bir başkadır. Gerek The Meaning of Life gerekse de Life of Brian bir tık algımın açılmasına sebep olan ve aynı zamanda muazzam eğlenmemi sağlayan filmlerdi. Bununla da bitmiyor elbette. Monty Python'un başka birkaç filmi ve en önemlisi de muhteşem skeçlerinden oluşan Monty Python's Flying Circus adlı 1969-74 yılları arasında yayımlanan bir de TV dizisi var.

Neden Monty Python hayranı olduğumu hakkını vererek anlatamayacağımdan çekinerek sadece bu çeviriden bahsetmek, daha doğrusu çeviriye konu olan skeç hakkında yazılmış bir yazıyı eklemek istiyorum. Tabii bir de 3 yıl evvel yaptığım "Monty Python: Always Look on the Bright Side of Life!" adlı müzikal video çevirisini de hatırlatmış olayım. Orada da birtakım gevezelikler yapmıştım.

Monty Python's Philosopher's Football Match olarak bilinen, Türkçesiyle Monty Python: Filozoflar Maçı olarak çevirdiğim skeçte Alman ve Yunan filozoflar birbirleriyle "heyecan dolu" bir final maçına çıkıyorlar.

Almanların 11'i şöyle:
1. Leibniz
2. I.Kant
3. Hegel
4. Schopenhauer
5. Schelling
6. Beckenbauer
7. Jaspers
8. Schlegel
9. Wittgenstein
10. Nietzsche
11. Heidegger

Yunanların 11'i ise şöyle:
1. Platon
2. Epiktet
3. Aristoteles
4. Sofokles
5. Empedokles
6. Plotinos
7. Epikür
8. Heraklitos
9. Demokritos
10. Sokrates
11. Arşimet

Yazının bundan sonraki kısmını İbrahim Kahraman'ın sitesindeki 2012 tarihli gönderinin aynısı oluşturmaktadır.
- o -
Önceki yüzyılın belki de en büyük yazarı olan Camus, yazmaya başlamadan önce yıllarca futbol oynamış ve sonraki yaşantısında “yükümlülükler ve ahlak hakkında neye güveniyorsam futboldan öğrendim” minvalinde laflar etmiştir. Monty Python'ın bu parodisinden yola çıkarsak eğer, “felsefe tarihi hakkında ne biliyorsam futboldan öğrendim” de diyebiliriz. Zira parodi, felsefe tarihinin en büyük iki ekolünden (Antik Yunan vs. Alman Felsefesi) filozofları karşı karşıya getirerek onların düşünce dünyasına, yaşamlarına, kişiliklerine dair içi hiç de boş olmayan ipuçları veriyor. Takım kadrolarına göz atalım.

Almanya'da mahallenin en çok ezilen çocuğu olarak “bir dilenci gibi gömülen” Leibniz kaleyi korumaktadır. Defansta, hepsi birer idealist olan, aydınlamanın ağababası Kant (Kant'ı ünlü yönetmen Terry Gilliam canlandırmaktadır), o dönemin en çok okunan adamı “fiyakalı” Hegel (kaptan), kişiliğiyle çirkef savunma oyuncularını hatırlatan Schopenhauer ve Hegel'in bir diğer düşmanı Schelling güven vermeyen bir dörtlü oluşturmaktadır. 4-2-4 agresif oyun sistemiyle sahaya yerleşen Alman takımında, defanstaki öncüllerine sırtını güvenle dayamış, dördü de filoloji üzerine çalışmış olan Nietzsche, Wittgenstein, Schlegel ve Heidegger'e ileri uçta görev düşmektedir. Orta sahada, düşüncelerinin yansımalarıyla 19. ve 20. yy. arasında köprü görevini üstlenen Jaspers ve Almanların yetiştirdiği en iyi futbolculardan Beckenbauer (bizzat kendisi oynamaktadır) “obviously a bit of surprise” olarak maçta yerini almaktadır. Almanların teknik direktörü olarak ise kilisenin hükmünü alt ederek “oyuncuları"nın düşüncelerini serbestçe ifade edebilmesine olanak sağlayan Martin Luther'i görüyoruz. Spikerin söylediklerinden de anladığımıza göre takım oyuncuları, günün gazetelerinde takımın problemleri üzerine yazılanları büyük bir dikkatle okumuştur. Tıpkı kendilerinden önceki filozofları katı bir disiplinle okudukları gibi…

Yunan takımı ise bir düşünce birikiminin mirasçısı olarak anılmadıklarından, düşüncelerine olduğu gibi maça da beklendiği üzere daha korkak, savunma ağırlıklı bir kadroyla başlıyor. İçlerinde düşüncelerinin sistematiğini en iyi biçimde yapılandırmış olan Platon kalede güven veren bir görüntü çiziyor. Dinamizmin önemini kavramış olan Heraklitos ise defansif kadroyu gol yollarında avantajlı duruma getirebilecek bir "şahin” gibi orta sahada görev üstlenmektedir. Dönem filozoflarını ondan öncesi ve sonrası olarak kategorize edilebilecek denli büyük oranda etkileyen Sokrates kaptanlığı hak etmekte ve gol yollarında takımın umudu olarak gözükmektedir. Madde-form teorisini ortaya atan, defansın arkasındaki adam Aristoteles ise spikerin dediğine bakılırsa takımın en “form"da oyuncusudur. Bu kadroda da Arşimet aslında bir fizikçi olduğundan dolayı sürprizdir. 

Maçın hakemlerine gelirsek… Düşünce sisteminden ziyade bir öğretiyle kendini kabul ettiren, erdemin baş savunucusu Konfüçyus elinde kum saatiyle orta hakemlik, Aquinolu Thomas ve St. Augustine yan hakemlik yapmaktadır. Thomas ve Augustine aynı zamanda din adamıdır, dolayısıyla kafalarının üzerinde günahsız birer ruh gibi ışık-halesi taşımaktadırlar.

Başlama düdüğüyle birlikte tüm filozoflar en iyi bildikleri şeyi yapmaya başlarlar, düşünürler. Dolayısıyla maç bir türlü başlamaz. Böylece ilk yarı biter. İkinci yarı başlarken Nietzsche o bilinen ukala tavrını takınıp Konfüçyus'u "hür irade"ye sahip olmamakla suçlayarak sarı kart görür. Bu, son dört maçtaki üçüncü vukuatıdır. Martin Luther, "filozoflar şimdiye kadar dünyayı yorumladılar, oysa önemli olan onu değiştirmektir” sözüyle somut, başarılı bir sonucun gerekliliğine işaret eden Marx'ı oyuna sokmaya karar verir. Wittgenstein oyundan alınır. Ama Marx'ın istekli, atik tavırlarla oyuna girişi utanç verici biçimde hiçbir katkı sağlamamıştır. Derken, Arşimet bir fizikçi işbilirliğiyle düşünceyi eyleme döker ve “Eureka!” diye bağırarak başlama vuruşunu geç de olsa yapar. Yarı sahayı hızla geçen Antik Yunan takımı Sokrates'in kafa vuruşuyla maçın tek golünü bulur.

Sonrasında gole itirazlar başlar… Hegel bu gerçekliğin ancak doğallığa aykırı etiği tamamlayıcı bir a priori (deneyle kanıtlanmamış, teoriden yola çıkarak oluşturulmuş tahmin) olabileceğini iddia eder. Kant'a göre ise ortada gol yoktur. “Categorical imperative” yasasından (bir eylemin ahlakî geçerliliğini, eylemin evrensel bir ilke olarak var olması ortaya koyar) hareketle golün geçerli sayılamayacağını, bu golün ontolojik bağlamda gerçek değil, yalnızca imgelem dünyamızın bir ürünü olduğunu iddia etmektedir. Ama kurallar içinde en doğru yorumu, “ofsayt” diyerek Marx yapmaktadır. Gol gerçekten de ofsayttır; fakat Marx yine teoride en doğru savı ortaya atmasına rağmen itirazından sonuç elde edememiştir. Tıpkı düşüncelerinin gerçek hayattaki uygulamalarından istenen sonuçların bir türlü elde edilememesi gibi… Zira teoride teoriyle pratik aynıyken, pratikte aynı değildir. Dolayısıyla, pratik hayat teoridekilerle aynı sonucu vermeyecektir. 

Eh, Yunan takımı doğaya bakarak değil kitaplara bakarak düşünen ve birbirlerini yemekten bir türlü yeterince verimli olamayan Alman takımını tek golle de olsa yener.

0 yorum:

Yorum Gönder

 
|| © 2018 - Herhangi bir hak bulursanız, saklayın! || Tasarım: Pocket ||