7 Temmuz 2017

Kâşif

7 Temmuz 2017
I. Kaçış

“Koş, daha hızlı koş. Hadi Kâşif, yetiştiler neredeyse!”

Kâşif, arkasına hiç bakmadan, korku içinde soluk soluğa koşuyordu Bir ara tökezledi ve düşecek gibi oldu; çok korktu ve gözleri doldu. İşinin bittiğini düşünüyordu. Ciğerlerini havayla doldurdu ve var gücüyle bağırdı:

“Beni de bekleyin!”

O sırada Kaptan, Kronos'un 3. Hızlandırıcı'sını devreye sokmuştu. Arşivci, bir anlığına görevin önemini unutarak yalvarır gözlerle Kaptan'a baktı ve 4. Hızlandırıcı'yı çalıştırmamasını istedi. Aslına bakılırsa Kaptan da aynı şeyi istiyordu ama daha fazla burada kalamazlardı. Mühendis'e yerine geçmesi içim emir verdi Kaptan ve Arşivci'nin yanına gelerek, dişlerini sıkıp Kâşif'e doğru bakmaya başladı.

Kâşif, 3. Hızlandırıcı'nın da çalıştırıldığını görünce, içini büyük bir ümitsizlik kapladı. Retinogram'ı, yani çevreden aldığı bilgileri gözün görüş alanına dijital bir biçimde yansıtan organik veri işlemcisi, görüş alanının sağ tarafında, saatte 21.3 km hızla koştuğunu, kendisinin Kronos'tan 810 metre uzaklıkta olduğunu ve bu koşullar altında ancak 2 dakika 17 saniye sonra Kronos'a varabileceğini yeşil dijital rakamlarla gösteriyordu; bununla aynı anda, ama sol tarafta ise, 3. Hızlandırıcı'nın minimum yeterlilik seviyesine 33 saniye sonra geleceğini, 48 saniye sonra 4. Hızlandırıcı'nın çalıştırılmak zorunda olduğunu ve Kronos'un en geç 1 dakika 18 saniye sonra yolculuğa başlayacağını kırmızı dijital rakamlarla gösteriyordu.

Arşivci de kendi Retinogram'ında aynı verileri görüyordu ve bu veriler git gide daha somut bir biçimde Kaşif'in aleyhine olacak şekilde değişiyordu. Kaptan, Kaşif'in başaramayacağını üzgün bir sesle söyledi; ama bu ses, daha çok askerini geride bırakan bir komutanın hüznünü taşıyor gibiydi, dostça veya insanca bir bilinç taşımıyordu sanki. Oysa Arşivci, Kaşif'i gerçekten önemsiyordu. Her ne kadar bu göreve kabul edilmek için kadınlığın yarattığı her türlü duyguyu yadsımayı başarmışsa da, Kâşif onun için farklı bir anlam ifade ediyordu. Hatta belki de onu seviyordu; ama bunun üzerine asla yeterince kafa yormamıştı. Yoramazdı da. Olmazdı. Duyguları üzerine düşünemezdi. Zaten aksi durumda, Arşivci olamazdı: Duyguları olan bir Arşivci! Kabul edilemez bir zaaftı bu.

Kâşif, Retinogram'ının sağ tarafında bulunan, kendisinin koşma hızına dair verinin giderek düştüğünü fark etti, ama daha fazla hızlanması mümkün değildi, çünkü yaklaşık sekiz dakikadır koşuyordu ve yorulmuştu. Kendi Zaman'ında böylesi ilkel bir biçimde koşma alışkanlığı yoktu. Her ne kadar Kâşif'lik için eğitilmiş olsa da, yüzyıllardır genlerine ve dolayısıyla tüm metabolizmasına işlemiş olan hantallık kendini gösteriyordu. Nöronet'ini kullanarak vücudunun adrenalin salgılamasını sağlayabilirdi, ama bugün tam üç defa bunu gerçekleştirmişti ve daha fazlası kuşkusuz kendisi için zararlı olacaktı, ama Kronos'a da yetişmek zorundaydı, çünkü ona yetişemezse hem bu Zaman'da sıkışacak hem de peşinden koşan, ne olduğunu henüz kestiremediği düşmana yakalanacaktı. Yani, bu yapay adrenalin kullanımının uzun vadeli zararını pekâlâ göz ardı edebilirdi Kâşif.

Mühendis, “Son 30 saniye!” dedi Kaptan'a dönerek. Kaptan da artık Kâşif'i izlemekten vazgeçip yerine oturdu. Kâşif’in yetişmesi mümkün değildi. Kendilerini de riske atmanın anlamı yoktu.

“Son 25 saniye!”

Arşivci'nin Kronos'un gerçekleştireceği zamanlar arası yolculukta koltuğuna oturup yolculuk notlarını Nöronet'ine işlemekten başka işi yoktu aslında, dolayısıyla geminin, yani Kronos'un, harekete geçmesi için etkin olarak teknik hiçbir mesele ile uğraşması gerekmiyordu. Bu yüzden geminin kapısı kapanmaya başlamasına rağmen Kâşif'i üzgün gözlerle izlemeye devam etti.

“Son 20 saniye!”

Kâşif çaresizlik içindeydi ve hiç zaman kaybetmeden Nöronet'ine vücudunun adrenalin salgılaması için veri gönderdi. Bu basit bir işlemdi: Tıpkı düşünmek gibiydi; hatta tamamen düşünmekten ibaret bir işlemdi. Tek farkı, normal düşüncelerin veri gönderimiyle karışmaması için, Nöronet'e uygun olan kod verisini başlatma ve bitirme gerekliliğiydi: "Echo başlat. Adrenalin hormonu maksimum seviyede salgılanmaya başlasın. Echo bitir."

Kâşif, bacaklarındaki yorgunluğun geçtiğini hissetti. Retinogram'ının sağ tarafındaki koşma hızı verisi tekrar arttı, hatta bu sefer saatte 23 km hıza ulaştı.

“Son 15 saniye!”

Arşivci, üzgün bir sesle ve fısıldayarak, "Affet beni Kâşif. N'olur affet!" dedi. Retinogram'ındaki verileri sildi ve zamanlar arası yolculuk verilerinin atanmasını sağladı. Yolculuk boyunca oturması gereken koltuğa doğru yönelirken, Nöronet'inden yolculuk notlarını tuttuğu klasör olan Günlük klasörünü seçti ve oraya şu notu düştü hızlıca: "Kâşif, geride kaldı."

“Son 10 saniye!”

Kâşif, geminin hareket etmek üzere olduğunu görüyor ve olabildiğince hızlanmak istiyordu; ama artık başaramayacağının farkına vardığı için, aklını kurcalayan asıl soruya, demin tam olarak neler olduğuna yoğunlaşıyordu istemsizce. Burası yok olmuş bir Dünya'ydı. Burası, Dünya'nın gelecekteki haliydi ve artık tek bir insan bile yaşamıyordu burada. Peki o halde, o koca gürültü de neydi? Kâşif'in düşüp kısacık bir baygınlık geçirmesine ve sırf bu yüzden ötekiler Kronos'a yetişirken onun geride kalmasına sebep olan o korkunç baş ağrısının sebebi neydi? Ve sonra, peşlerinden koşan o garip varlıklar da neyin nesiydi? Neden onların dediklerini bir türlü anlayamıyordu? Kâşif apaçık bir biçimde korkuyordu. Geride bırakıldığını anlamıştı ve ilginç bir biçimde onlara hak veriyordu, ama içten içe arkasındaki şeyden çok korkuyordu. Ve bu korkuyu asıl dehşetli kılan, korkmasına rağmen içini önlemeyen bir merak duygusunun sarmasıydı.

“Son 5 saniye!”

Mühendis, tüm değerlerin normal olduğunu bildirdi. Kaptan, az sonra oluşacak Kara Delik Çekim Merkezi'nin kendilerini tam olarak doğru zaman ve doğru yere götürecek rotada olup olmadığını hesapladı tekrar. Bir zaman yolcusu için en korkunç hata, bu hesabı yanlış yapmaktı. Aslında çok zor bir yanı yoktu bunun; Kronos, hızlandırıcılar sayesinde ufak bir kara delik oluşturarak uzay-zaman sürekliliğini kırar ve deliğin öbür ucundaki oyuktan tekrar çıkar.  Bu taraftaki deliği oluşturmak pek bir iş değildi, önemli olan, öteki taraftaki çıkış deliğini doğru ayarlamak, daha doğrusu, bu deliğin, uzay-zamanı nasıl ve hangi kuvvette bükeceğini iyi hesaplamaktı. Asıl sorun ise, bir insanın en fazla üç defa zamanlar arası yolculuk yapabilmesiydi. Daha fazlasını insan vücudu kaldıramıyordu. Kara delikler arasında gidip gelmek, tahmin edileceği gibi, insanın sınırlarını zorlayan bir işti ve üçüncü seferden sonra, DNA kendini kopyalamayı durduruyordu. Bilim insanları, her ne kadar bunun önüne geçmeye çalışsalar da, henüz buna bir çözüm bulabilmiş değillerdi. Dolayısıyla, zamanlar arası yolculuk mürettebatı yalnızca bir defa geleceğe veya geçmişe gidip gelebiliyordu. Bir sonraki gidişi göze alanlar, dönüşü gerçekleştiremiyorlardı. Bu sebeple, mürettebatlar yalnızca simülasyonlar üzerinde çalışabiliyor, zamanlar arası yolculuk deneyimini hayatlarında bir kere yaşayabiliyorlardı. 

Kâşif, bir anlık büyük bir aydınlanma gördü ve sonrasında Kronos gözünün önünden kaybolup gitti. Yavaşladı; zaten nefes nefeseydi. Dizlerinin üstüne çöktü, arkasındakileri hatırladı tekrar ve koşmak istedi ama yine o deminki baş ağrısı kendisini gösterdi. Beyni parçalanacakmış gibi oldu. Retinogram'ı kapandı. Nöronet bağlantısı koptu. Arkasından gelen çığlıkları duydu, ama dönüp bakmadı bile. Başı çok ağrıyordu, burnundan akan sıcak bir şey olduğunu sezinledi. Kandı bu. Başı dönüyordu ve tekrar bayılmak üzereydi. Tekrar o sesleri duydu, işinin bittiğini düşünüyordu ve bu yüzden kendini yere bıraktı. Güneş gözünü kamaştırdı. Etraftaki yıkık dökük gökdelenlere baktı. Tekrar bir bağırtı duydu, başını, demin arkasına denk gelen tarafa doğru çevirdi; katillerini görmek istiyordu. Yine o merak duygusu sarmıştı içini. Ama bu merakı koruyacak kadar bilinci açık kalamadı. Bayılmadan önce son bir defa o bağırışı tekrar duydu: “Durun! Biz dostuz!”

II. Uyanış

Kâşif, ağır ağır gözlerini açmaya çalıştı. Keskin bir ağrı vardı başında. Kendine gelmekte zorlandı. İlk gördüğü toz oldu; çevresini saran yoğun bir toz. Öksürdü. Elini ağzına götürmek istediği an ellerinin arkadan bağlı olduğunu anladı. Korkuya kapıldı hemen. Nöronet’i ile bağlantısını başlatmaya çalıştı. Başaramadı. Tekrar tekrar denedi, ancak olmuyordu. Kendi başına kalmıştı. Kronos’un güç sağlayıcısı ve veri aktarım merkezi olmaksızın Nöronet’i çalıştıramayacağının zaten daha başından farkındaydı. Olduğu yerde hızla debelenmeye başladı. Bunun işe yaramayacağını anlaması da uzun sürmedi. Çevresine bakındı; kâşif olduğu için kendi zamanındaki herhangi birinden kat kat fazla, hızlı ve derin bir gözlem yeteneğine sahipti. Gözleri, çevresindeki her nesneyi taradı. Ancak Retinogram’ı kapalı olduğu için saf ve insani bir görüş ve bakıştı bu. Dolayısıyla, kendini çıplak ve yetersiz hissetti bir anlığına. Normal koşullarda, Retinogram’ının kendisine sunabileceği onlarca detay ve veri vardı, ancak şu an hiçbirisine ulaşamıyordu. Kararsızlık içinde ümitsizce başını salladı ve iç çekti çaresizce.

Birden bir ses duydu. Heyecanlandı hemen. Başına neler gelebileceğini kestirmeye çalıştı. Başka bir zamanda –gelecekte- sıkışıp kalmıştı. Her şey olabilirdi. Ve bir de şu kahrolası baş ağrısı vardı. Böyle tanımlıyordu baş ağrısını. Bu zamana geldiği andan itibaren ve hele ki gökdelenler arasındaki yapay mağarayı gördükleri anda başına saplanan, kendisini bayıltan ve Kronos’a binmesine engel olan o ağrı. Tıpkı kendi zamanındaki Yeraltı Terör Örgütü’nün çatışma yöntemi olan ağrı gibiydi. Ama nasıl olurdu? Burası Gelecek’ti. Dünya yok olmuşken, Yeraltı Terör Örgütü varlığını nasıl sürdürebilirdi? Tekrar sesler duydu ve bu düşüncelerden uzaklaştı. Kendini toparladı: “Kim var orada?”

Üç kişi, avuçlarının içini göstere göstere temkinli adımlarla Kâşif’in yanına yaklaşıyorlardı.

“Korkma bizden. Biz dostuz.”

Kâşif, yerde elleri arkadan bağlı olmasına rağmen, kendini geri geri ittirdi. Bir yandan merak duyuyordu, Kâşif’lik içgüdüsü denebilecek bir öğrenilmişlikle neler döndüğünü anlamaya çalışıyordu, öte yandan kendini koruması gerektiğini düşünerek korku dolu gözlerle bakıyordu bu insanlara. Oldukça sade giyimli ve zararsız kimselere benziyorlardı. Yine de Retinogram’ı olmadığı için kendi edindiği izlenimlere tam güvenemiyordu.

“Ne istiyorsunuz benden?”

Üç kişi de aynı yaşlarda sayılırdı. Ancak gür sakalıyla en azından o üçü arasında lider olduğu belli olan adam karşılık verdi: “Hiçbir şey. Sadece konuşmak istiyoruz.”

“Kollarımı neden bağladınız öyleyse?”

“Kendine ya da bize zarar vermeni engellemek için. İlk karşılaştığımız anda neler oldu, hatırlıyorsun, değil mi?”

Kâşif, kaşlarını çattı ve düşünmeye çalıştı. Evet, hatırlıyordu. Yapay mağaranın önüne geldikleri anda, kendisi ve Koruyucu müthiş bir baş ağrısıyla karşı karşıya kalmışlar ve Koruyucu ile birlikte koşmaya başladığı anda başı dönmüş, yerde yarı baygın debelenmişti. O sırada Koruyucu, Plazma Ateşleyicisi ile mağaraya doğru birkaç defa ateş etmiş, ancak neredeyse korkudan kendini kaybedecek hale gelince, görevi olmasına rağmen, Kâşif’i orada bırakarak Kronos’a koşmuştu. Kâşif de onu izlerken, bayılmıştı. Ancak Nöronet’i hemen adrenalin salgı merkezine uyarı göndererek uyanmasını sağlamış, sonra ise kendine gelir gelmez geriye bile bakmadan gemiye doğru koşmaya başlamıştı.

“Evet, hatırlıyorum.”

Üç kişi de yavaş yavaş önlerine geldi. Diğer ikisi aralarında bir şeyler fısıldadılar. Gür sakallı olan tekrar söze başladı: “Ellerini açacağız. Kendini kontrol etmede güçlük çekebilirsin veya sağlıklı kararlar alamayabilirsin. Ancak gördüğümüz kadarıyla sende ilginç bir şeyler var. Fazla sakinsin. Yolunda gitmeyen herhangi bir şey hissediyor musun?”

Afalladı Kâşif. O an, karşısındaki insanların kendisine bilimsel bir inceleme konusuymuş gibi baktıklarını fark etti. İçi ürperdi. Yoksa Hükümet ve Bilim Merkezi, Gelecek hakkında yanılmış mıydı? Yoksa medeniyet yok olmamış mıydı? Kâşif ne düşüneceğini kestiremedi. Aklı karışıyordu, sürekli farklı farklı şeyler gelip gidiyordu zihnine. Hiç böyle olmazdı halbuki.

“Başım. Başım ağrıyor. Ve bir de… Düşüncelerim karışmış durumda. Ne hissettiğimi ve ne düşündüğümü tam kestiremiyorum.”

Kâşif’in dürüstlüğü hoşuna gitti bu üç kişinin. Yine de sakin adımlarla yaklaştılar Kâşif’e ve ellerini çözdüler. Kâşif o sırada o üç kişiden birinin tedirgin bir şekilde elini belindeki silah kılıfına götürüp götürüp çektiğini gördü. Onlar, kendisinden korkuyor muydu? Neyin önlemi ve çekingenliğiydi bu? Kâşif’in zihni daha fazla karıştı.

Ayağa kalktıktan sonra Kâşif, başının döndüğünü hissetti. Gözleri karardı. Gür sakallı olan koluna girdi ve kendini tanıttı: “Ben, Filo Subayı.” Eliyle zayıf olanı gösterdi, “Kendisi Makinist olur.” Sonra demin elini kılıfındaki silahına götüren kişiyi gösterdi, “Ve o da…” Gülümsedi Subay. Elini silahın üzerinde tuttuğunu gördü. “Sakinleş artık Köstebek.” dedi. Tekrar Kâşif’e döndü: “Evet, bu da Köstebek. Kusuruna bakma onun, biraz şüpheci biridir.” dedi.

Kâşif, gördüklerine anlam veremiyordu. Parçaları birleştiremiyordu. Git gide karışık geliyordu her şey. Hisleri de değişiyordu sürekli.

“Neler oluyor bana?”

Subay, bu sorunun anlamını gayet iyi biliyordu. Sessizce başını salladı ve, “Gel seni merkeze götürelim.” dedi. “Orada her şeyi açıklarız.”
III. Hakikat

Kâşif yemek yemiş ve dinlenmişti. Artık zihnini toparlayabiliyordu bir nebze. İnsanlarla da tanışmıştı. Kalabalık sayılmazlardı. Bu zamanda da, insanlar isimleri yerine görevleriyle çağırılıyorlardı. Geçmişin bir yansıması diye düşündü kendi kendine.

Subay, yanında Doktor, Hâkim ve Vakanüvis ile Kâşif’in kaldığı odaya girdiler. Doktor, birkaç kontrolün ardından Kâşif’in sağlıklı olduğunu söyledi. Önceki kayıtların aksine, Kâşif oldukça iyiydi. Her ne kadar ufak zihin bulanıklıkları yaşasa da, kendini kaybetmemiş, çıldırmamış, insani özelliklerini yitirmemişti. İlginç bir şeydi bu Doktor’a göre. Hâkim ve Vakanüvis de Doktor’a katılıyorlardı elbette.

Kâşif yatakta uzanmış bir vaziyetteydi, kalkmak istedi. Subay onu durdurdu. Hepsi birer sandalye çekip yatağın bir ucuna oturdular. Subay söze başladı: “Sanıyorum ki, neler olduğunu merak ediyorsundur. Sana her şeyi anlatacağız. Eminim kabul etmek istemeyeceksin veya saçma bulacaksın. Ancak hakikatin bu olduğuna inanman gerek.”

Kâşif, merak içindeydi ancak sükûnet ve ciddiyetle kaşlarını çatıp, başını salladı.

Vakanüvis, boğazını temizledi ve ince ama kelimelere birer birer basan sesiyle söze girişti: “Sayın Kâşif, muhtemelen merak ettiğiniz her şeyi ben anlatacağım. İsmimden de anlayacağınız üzere, insanlık tarihinin kaydını tutmak benim görevim. Ancak öncesinde, siz kendi hikâyenizi anlatabilir misiniz?”

Bir an durakladı Kâşif. Subay’a baktı. Doktor’a baktı. Hiçbirinde kötü niyet taşıyan bir emare göremedi. Zaten fazla da bir seçeneği yoktu. Gelecek’e sıkışmış kalmıştı. Kendisini kurtarmak için bir ekip gönderilecek miydi, onu da bilmiyordu. Her ne kadar medeniyet yok olmuşsa bile, ki olmamış da olabilirdi, burası Gelecek’ti ve kendi zamanlarından daha gelişmiş birtakım şeyler olabilirdi bu zamanda ve dolayısıyla bu kişiler kendisine yardım edebilirdi. “Peki.” dedi, söze başladı.

“Geçmiş zamanlarda, uzay-zaman teorisine göre, zaman düz bir hattı. İleri ve geri gitmek, tüm zaman ağını bozabilir ve sürekliliğin yitmesine sebep olabilirdi. En basit şekliyle anlatmak gerekirse, geri besleme yüzünden zamanda yolculuk imkânsız hale gelirdi, bir döngünün içinde kaybolurdu her şey. Ancak Gezgin adlı kişinin öne sürdüğü ve sonra Bilim Merkezi tarafından defalarca denenen Ayna Zaman Teorisi’ne göre, zaman, karşılıklı iki aynanın birbirine görüntüyü yansıtmasına benzer bir prensiple çalıştığı ortaya konuldu. Her ne kadar dördüncü boyut olarak evrenin dokusunun uzamsal bir yansıması olsa da, zamanın etki alanı, kendi entropisini sürekli kendisine iletmekten ibarettir. Dolayısıyla, zaman tektir ve herhangi bir ânına yeteri miktarda yoğunlaşılırsa, geçmiş ve gelecek o ânın içinde saptanabilir.

Bilim Merkezi, Ayna Zaman Teorisi’ni baz alarak, bundan, yani bizim zamanımıza göre bundan yirmi yıl evvel zamanda yolculuğu mümkün hale getirdi. Ancak bu, sadece keyfi bir bilimsel gelişme de değildi. Ayna Zaman Teorisi’ne göre yoğunlaşılan ân, geleceğin de izlerini taşımaktadır ve gelecekte Nöronet’in yaydığı iyon ışınları tespit edilemedi. Nöronet ise, insan medeniyetinin yapı taşıdır. Nöronet’in yok olması demek, insanlığın da yok olması demektir. Bizi biz yapan şey Nöronet’tir.”

Bu noktada Subay Kâşif’in sözünü kesti.

“Neden? Şu an bizlerin Nöronet’i yok ve seninki de kapalı bildiğimiz kadarıyla. İnsan olmanın gerektirdiği hangi şeyden uzaksın?”

Bu sözlere bozuldu Kâşif. Nöronet, kendi zamanında yüzyıllardır uygulanan ve insanlığın doğal bir parçası haline gelmiş Organik Ağ Tabanı idi. Doğduğu andan itibaren insana enjekte edilen Nöronet, insanın beyninin bir parçası haline gelirdi ve Retinogram dâhil insan hayatını kolaylaştıran her türlü eklentinin çalışmasını sağlardı. İnsanlar arası bağı kuran, kayıtları tutan, mesleki kariyerleri düzenleyen, hatta en zor anlarda en doğru kararın alınmasını sağlayan ve insanları barışa kavuşturan şeyin ta kendisiydi Nöronet. Bunun böylesi küstahça yok sayılması Kâşif’in hiç hoşuna gitmemişti.

“Bağışlayın beni, ancak gözlemlediğim kadarıyla pek de medeni bir hayat sürdüğünüz söylenemez. Varlığını sürdürmek, insan ırkı için yeterli mi sizce? İnsanca yaşamamız gerekmez mi bir de? Çevreme bakıyorum ve bizim zamanımızda inşa edilmiş binaların yıkıntılarından başka bir şey göremiyorum. Yapay mağaralarda yaşıyorsunuz. Sahi siz, hiç Nöronet kullandınız mı?”
Subay gülümsedi.

“Sözlerine devam et. Anlat neden buraya geldiğini. Sonra açıklarız biz de bildiklerimizi.”

Kâşif, kararsız bir biçimde de olsa, haklı olduğunu ve doğru sözleri kurduğunu düşündü. Hem de Nöronet olmadan.

“Medeniyetin gelecek zamanda yok olduğunu anlamanın ikinci bir sağlaması daha vardı. Bizler, önce geçmişe gittik. Her geçmişe gidiş, büyük kara deliklerin açılmasına ve uzay-zaman dokusunda ufak çaplı da olsa bir bozulmaya sebep olur. Bu bozulmaların kaydı, zamanın sürekliliği içinde saptanabilirdi. Örneğin, Geçmiş’e gidip aynı analizleri o zamanda bile yapınca, Gelecek’teki daha gerçekleşmemiş zamanda yolculukların izini bulabiliyorduk. Ayna Zaman Teorisi’nin en büyük katkısı da işte buydu. Hangi zamanda olduğun fark etmeksizin, gerekli incelemeleri yapma şansı veriyordu.

Oysa kendi zamanımızda, artık Gelecek’ten bizim zamanımıza yönelmiş bir zaman yolculuğunun kaydını saptayamadı Bilim Merkezi. Bizler de, Gelecek zamanlara gidip, insanlığın sonunu neyin getirdiğini tespit etmeye çalışan ekipleriz. Ben ise bu ekiplerden U-571 numaralı Kronos Gemisi’nin Kâşif’i olarak görev aldım. Meslek Değerlendirme Formu’na göre görev gerçekleştirme beceri gücüm 4.74 olarak saptanmıştır, ki mevcut Kâşif’ler arasında en yüksek oranlardan biri bendedir. Dolayısıyla, benim için geri döneceklerini varsayıyorum.”

Bu son cümleyi, kendini güçlü göstermek için söylemişti Kâşif. Tamamen yalnız kalmadığını, onu koruduklarını belirtmeye çalışmıştı. Bu ek bilginin bir işe yarayıp yaramadığı ise belirsizdi.
Vakanüvis, “Anlıyorum.” dedi ince sesiyle. “Ancak ne yazık ki sizin için yeni bir ekip yollayacaklarını sanmıyorum.”

“Neden?”

“İzin verirseniz, şimdi de ben size anlatayım neler olduğunu.”

Böylece, Vakanüvis, Kâşif’in ilgisini tamamen üzerine çektiğini hissetti. Elindeki kupanın içinde kalanı da tek seferde içti ve anlatmaya başladı:

“Sanıyorum ki, 2571 yılından gelmiş olmalısınız. U-571’in bu anlama geldiğini bilecek kadar zamanınızın bilgisine sahibiz. Tahminim, geldiğiniz zamanı da az çok kestirdiğiniz yönünde. Şu an 3003 yılındayız. En azından sizin takviminize göre. Bizler artık sizin takviminizi kullanmıyoruz.

Öncelikle kötü haberi vereyim. Sizin anladığınız biçimiyle medeniyet 2578 yılında sona eriyor. Nöronet o yılda çöküyor ve insanlar büyük bir kaosa sürükleniyor. Bunu engellemenin bir yolu olduğunu sanmıyoruz. En azından tarih kayıtları, bu olayı işaret ediyor.

Ancak siz, büyük bir yanılgı içerisindesiniz. Nöronet’i medeniyetin merkezine yerleştirmekle yanlış yapıyorsunuz, çünkü tam tersine, Nöronet, insanları köleleştiren bir aygıttan fazlası değil.”
“Ne diyorsunuz siz? Lütfen saygılı olun biraz.”

“Anlamak güçtür. Hele ki insanın kendisiyle ilgili olanı anlaması ve bundan hiç zarar görmemesi, epey bir güçtür. Nöronet’in ve Hükümet tarafından önünüze sunulan bilimsel ya da teknolojik her şeyi bir parçanız olarak kabul edip kutsadığınızı biliyoruz. Bizler, üç yıldır bu Dünya’dayız ve bulabildiğimiz kadarıyla kayıt bulmaya, incelemeye ve gerçeği keşfetmeye çalıştık. Artık eminiz, Hükümet bir zorbadan fazlası değil.”

Kâşif sinirle yataktan fırladı. Vakanüvis’e saldıracakken, Subay, hızla silahını çekip Kâşif’in kafasına dayadı. Sakin bir ses tonuyla şöyle dedi:

“Sakın aklından bile geçirme. Bizim için değerlisin ve önemlisin, ama geldiğin zaman yüzünden değil, insan olduğun için. Bize zarar vermeye kalkma, sana gerçeği anlatmaya çalışıyoruz.”

“Ama beni, bizi, Hükümet’i, Nöronet’i küçümsüyorsunuz. Buna katlanamam.”

Subay, silahını kılıfına geri koydu. Kâşif’in yanına yaklaştı, babacan bir tavırla omuzlarından tutup gözlerinin içine baktı:

“Biliyorum, başta da söyledim, sanki senin kutsallarına hakaret ediyormuşuz gibi geliyor. Ancak, bizler sadece olanları anlatmak istiyoruz. İzin ver, anlatalım. Sonra ne istersen yaparsın.”

Kâşif sakinleşti. Tekrar yatağa oturdu. Mağrur bir edayla Vakanüvis’e dönüp özür diledi ve devam etmesini rica etti.

“İsterseniz daha farklı bir biçimde anlatayım. Bizlerin nereden ve nasıl geldiğini sırasıyla aktarayım. O zaman daha uygun olacaktır eminim sizin için de.

Hatırlarsanız, 2565 yılında, Çoklu Yıldız Sistemleri’nden HD 188753’te kolonileşmek üzere bir Yolcu Gemisi yollandı. Bu gemi, Dünya’nın yok olma ihtimaline karşı, oradaki Dünya benzeri gezegene insanları taşımak amacıyla yapılan ilk seferi gerçekleştiriyordu. Eminim o günkü coşku aklınızdadır hala da. Gemide yaklaşık 2000 yolcu bulunmaktaydı ve 500 kişilik bir mürettebat vardı.  Yolculuk, ışık hızına çok yakın bir hızla gidilmesine rağmen 150 yıl sürecekti.

Sonradan edindiğimiz bilgilere göre, 2578 yılında, Dünya’da Nöronet tamamen çöktü ve Dünya bir kaosa sürüklendi ve geminin Dünya ile bağlantısı tamamen koptu bu yüzden de. İşin ilginç yanı, Nöronet kendi yayılımını evrendeki mevcut Kara Madde üzerinden sağladığı için, gemi de Nöronet’in işleyişi bakımından Dünya’ya bağlıydı ve Dünya’daki bağ kopunca, geminin de Nöronet’i çok geçmeden çöktü ve geminin içinde tam bir karmaşa oluştu.

Eminim, Nöronet’in çökmesini kafanızda tam canlandıramıyorsunuz, çünkü onun ne işe yaradığını bile tam bilmiyorsunuz. İnsanlar arası her türlü iletişimi sağlayan bir bağ zannediyorsunuz Nöronet’i ve aslında kendi özgür iradenizin ve düşüncelerinizin olduğunu sanıyorsunuz. Oysa öyle değil.

Doğru, Nöronet, doğum anından itibaren insan vücuduna enjekte edilen Organik Ağ Tabanı. Ancak, Nöronet sadece size yardımcı olmakla, hayatınızı kolaylaştırmakla kalmıyor; sizi yönetiyor da.

Yüzyıllar boyunca, devletler ve hükümetler, insanları kontrol altında tutmanın çeşitli yollarını aradılar. Hatta sadece devletler ve hükümetler olarak da düşünmemek gerek. Her insan, bir başkasını kontrol altında tutmak istedi, bunun için çeşitli çözümler aradılar. Ahlak denilen şey bile, bunun bir yansımasıdır aslında. Ancak en büyük gücü elinde bulunduran ve insanları emirlerine uydukça değerli bulan devletler ve hükümetler, eninde sonunda şu gerçeği fark ettiler: İnsanlık kendi isteğiyle köle olmayacak.

Nöronet, medeniyet adıyla sunulan ve zihinlere zerk edilen gelişmişliğin zirvesi olarak girdi insanların hayatlarına. Beyne bağlanan bir ağ! Gerçekten de beyne bağlanan bir ağ, sadece insanların hayatlarını kolaylaştırıp, orada saklı duran hiçbir veriye erişmeden öylece bekler mi sanıyorsunuz?

Yıllar yıllar boyunca, her ne kadar karşı çıksa da birtakım insanlar Nöronet’e, gelişmenin ve modanın insan zihnini çarpıtması ile kölelik zinciri takıldı insanoğlunun beynine. İnsanların senin zamanında ne kadar mutlu olduğuna dikkat ettin mi hiç? Gerçekten mutlular mıydı peki? İstedikleri gibi yaşıyorlardı, değil mi? İstedikleri gibi yönetiliyorlardı, değil mi? Peki, isteklerini ne belirliyordu dersin? Nöronet!

Nöronet, her insanın beynini ele geçirip, onun kontrolünü Hükümet’e veriyordu. Hani şu Dünya Hükümeti’ne. Binlerce yıldır savaşan ülkeler ve devletler, nasıl oldu da bir anda birleşme kararı aldılar, ha? Nöronet sayesinde. Artık tüm insanlar Nöronet ile kontrol edilebiliyordu. Onları soymak ve yönetmek kolaydı. Bunun için savaşmak gereksizdi. Bu yüzden tüm Dünya bir Hükümet altında birleşebildi ve hiçbir ırk ya da millet buna karşı çıkmadı. Gerçek bir barış yoktu ortada, tam bir itaat vardı.

Hükümet, her bireyin beynini tek tek kontrol edebiliyor ve onların ne isteyeceğine ne düşüneceğine karışabiliyordu. Seks yapma isteğinden tut, açlık hissine kadar her şey Nöronet’in kontrolündeydi. Kimse bunun farkında değildi artık. İnsanlık kaybetmişti.

Bir tek, Yeraltı Terör Örgütü denilen bir insan grubu vardı. Yeraltına yaşayan bu bir avuç insan, Nöronet’i reddeden anarşistlerdi. Hükümet onları buldukları yerde öldürüyordu ve onlardan kat kat güçlüydü, yine de onlardan korkuyordu, çünkü her zorba gibi Hükümet de gerçeklerden korkuyordu. Bu insanlar, insanların artık köle olduğunu haykırıyordu varlıklarıyla. Ve işin kolayına kaçtılar; tüm Nöronet’ler, Nöronet’i olmayan bir insan gördüğünde, beynin ağrımasına ve sinyal vermesine, korkmasına, bayılmasına programlandı. Böylece, artık Nöronet’li bir insan, Nöronet’siz insanlardan kendiliğinden korkar ve kaçar oldu. Onları Yeraltı Terör Örgütü olarak adlandıran Hükümet, neredeyse kılını bile kıpırdatmadan bu insanlardan kurtulmuş oldu.

İşte bu yüzden de bizi ilk gördüğünde sen ve Koruyucu’nun başına ağrılar girdi ve hatta bayıldınız. Çünkü bizim Nöronet’imiz yok. Hislerin ve düşüncelerin, sadece birer program parçası.

İşin en korkunç yanı ise şu: Nöronet, beynin gelişmesini durduruyordu. Nöronet, beynin nöronları arasında yapay bir bağlantı kurarak, beynin kendi gelişimini sağlamasını önlüyordu. Böylece, Nöronet’i kapanan biri, daha önce gerçek bir biçimde ve kendiliğinden hiç düşünmediği için beyni aşırı yüklenme yüzünden neredeyse o insanı çıldırtıyordu. Bir anda bilinç kazanmış bir taş düşün. Neyi anlayabilir, neyi başarabilir?

İşte 2578 yılında, Nöronet çöktüğünde, insanlığı kaosa sürükleyen özgür kalışlarıydı. Kölelikten kurtuldular, ancak birbirlerini yok ettiler. İtaate dayalı Hükümet rejimi, saatler içinde yerle bir oldu. Her insan acı içinde birbirini tehdit olarak görüp kendince hayatta kalma mücadelesi vermeye çalıştı. Dünya nüfusunu hala da tam olarak bilmiyoruz, ancak medeniyet, yeniden kurulması gerekecek kadar geriledi.

Ve o gemidekiler… Aynı karmaşa o gemide de yaşandı. Mürettebat ve yolcular birbirlerini avladılar geminin içinde, ancak gemi yoluna devam etti, çünkü o sadece bir makineydi, tıpkı eski Nöronet’li insanlar gibi.

Geminin içinde sağ kalan aşağı yukarı sadece 200 kişiydi. Gemi, gezegene vardığında, yıl 2715 olmalıydı. Üremesini gemi içinde devam ettiren bu 200 kişilik ekip, kendi medeniyetlerini orada kurmaya çalıştılar, ancak başaramadılar. 2850 yılında, artık 500 kişi olarak, tekrar Dünya’ya dönmeye karar verdiler. Ben ve arkadaşlarım, o dönüş yolunda dünyaya geldik. Geminin başına gelenler, nesilden nesile unutulmaması için aktarıldı. Ve bizler de, Dünya’ya yaklaşık 3 yıl önce indik. Burada da çeşitli araştırmalar yaptık, ancak Nöronet’in en ilginç yanı ne biliyor musunuz, geriye neredeyse yazılı hiçbir şey kalmamış. Düşünsenize, tarihin gördüğü en büyük zulüm, sanal karakterlere işlendiği ve onlar da yeryüzünden silindiği için, hiçbir şeyi tam anlamıyla bilemiyoruz. Kestirebildiğimiz kadarıylaysa, hakikat bu!”

Kâşif donmuş bir şekilde yatakta duruyordu. Gözünden bir damla yaş aktı. Silmeye kalkışmadı. Sessizce yatağına uzandı. Gözlerini yumdu ve uyudu.
IV. Dönüş

Uyandığında kendini yalnız hissetti Kâşif. Sanki asla kimsesi olmamıştı. Dün gece duydukları, ne kadar gerçekti? Bunu bilebilmenin bir yolu var mıydı? Öğrendiği her şey ve sevdiği herkes birer yalan mıydı? Gerçekten de bir köleden başka bir şey değil miydi? Neden Kâşif olmak istemişti? İsteklerini ne belirlemişti hayatı boyunca?

Kâşif, işin içinden çıkamayacağını anladı. Odasından çıktı. Doktor’u gördü. Doktor yüzüne gülümsedi.

“İyileştiniz bakıyorum.”

“Doktor, bir şeyi öğrenmem, daha doğrusu anlamam lazım.”

“Neyi?”

“Neden ben delirmedim? Dün, Vakanüvis, Nöronet bağlantısı kopanların, beyinlerinin neredeyse çıldıracak noktaya geldiğini söylemişti yanılmıyorsam. Neden bende o kadar derin bir hasar oluşmadı? Ya da oluştu mu?”

“Zaten bizim de tam olarak anlamak istediğimiz bu. Gemideki dedelerimiz bile, anlatılana göre, ancak aylarca sonra insanca davranışlar sergileme yolunda ilk adımı atabilmişler. Oysa siz, birkaç saat içinde toparladınız kendinizi.”

Kâşif ne düşünmesi gerektiğini bilemedi. Teşekkür etti ve dışarı çıktı. Güneş ışığına baktı. Daha önce Güneş ışığına bakıp da bir şeyler düşünmediğini hissetti. Doğada ya da insanda, hayranlık duyulacak bir şey görmemiş olduğunu anladı. Var olmak, bir alışkanlıktı onun için. Sadece onun için de değil, Nöronet’in girdiği her zihin için. Anlamaya başladığını sezdi. İlginç bir deneyimdi. Nöronet onun yerine her şeyi hesaplıyor, bağlantıları kuruyordu. Mutsuz olduğunu hatırlamadı hiç, ama bu gerçeklik duygusu, bu çaresizliğin bile insanı en hassas biçimde sarması ve kendini gerçek olarak hatırlatması söz konusu değildi. Kâşif, daha önce de buna benzer bir şeyleri kavradığını sandı. Sanki kendi zamanındayken, böyle bir his doğmuştu içine, ama belki de yanılıyordu.

Subay geldi. Omzuna dokundu. Selamlaştılar. “Ne düşünüyorsun?” dedi Subay. “Bilmem dedi Kâşif; “Kabullenmek çok zor. Kendini özgür sanan ve hatta her gelişmenin kendisi için olduğunu düşünen kölelermişiz. İnsan kimi gerçekleri tek seferde algılayamaz; zihne çarpması, bir daha çarpması, sonra bir daha çarpması gerekir.”

Subay şaşırdı. “Nöronet’li biri için fazla derin düşünen birisin.” dedi. Omuz silkti Kâşif.

“Geri dönmek ve insanları kurtarmak istiyorum.”

“Kurtarmak mı?”

“Evet.”

“Peki sence bu bir kurtuluş mu?”

“Anlamadım.”

“2578 yılında olan şey, insanların çöküşünü hazırlayan şey, sence gerçekten de bir kurtuluş mu? Yani bizler, kurtulmuş insanlar mıyız?”

Durakladı Kâşif. Emin olamadı. Gerçekten kurtuluş neydi?

“Subay, insanlar özgür olamayacak ve acı çekemeyecekse var olmanın ne anlamı var? Sadece bir taş olmak ile beyni belirlenen şeyleri isteyen biri olmak arasında ne fark var? Bizler, yani insanlar, sadece var olduğumuz için insan değiliz; düşünebildiğimiz için insanız.”

“Düşünmeyi kutsuyor musun? Düşündüğümüz için diğer canlılardan üstün müyüz yani?”

“Hayır, hayır… Düşünmek, bizleri iyi ve üstün hissettirmeyebilir. Hatta tam tersine, ne kadar aşağılık varlıklar olduğumuzu bile bize defalarca kanıtlayabilir. Düşünmek, başlı başına güzel de olmayabilir. Canımız yanabilir düşündüğümüz için, birbirimizi üzebiliriz, hayatı anlamsız şeyler uğruna hiç edebiliriz, onlarca farklı kötülük bile yapabiliriz, yine de bu, yani düşünmek, bize dair bir şey. İnsanoğlu yok olacaksa bile, kendi günahları yüzünden yok olmalı.”

Birdenbire, Nöronet’inin tekrar başladığını gördü Kâşif. Retinogram’ı tekrar çalıştı ve dijital sayılar devreye girdi. Kronos! Kronos geri dönmüştü ve 2.4 km uzaklıktaydı. Subay’a döndü hemen telaş içinde.

“Olamaz, Nöronet çalışmaya başladı tekrar. Yine mi köle olacağım yoksa?”

Subay “Bilmiyorum.” dedi endişeli bir şekilde. Kâşif için birilerini göndereceğini sanmıyordu Hükümet’in, çünkü burada çok şey öğrenmiş olabilirdi Kâşif, onu tekrar kendi zamanlarına çağırmaları anlamsız olurdu. Belki de diye düşündü, Asker’leri göndermişlerdi ve kendilerini yok etmeye çalışacaklardı. Subay, hemen Kâşif’in kolundan tutup Karargâh’a gitmek istedi. Kâşif durdu. Gitmek istemedi. Subay, Nöronet’in etkisinde olduğunu düşündü Kâşif’in. Hemen koşup kendi Asker’lerini uyarmalıydı. Öyle de yaptı.

Kâşif koşmaya başladı. Retinogram’ının gösterdiği yöne doğru hızla koşuyordu. Bir çağrı aldı Nöronet’i. Arayan Arşivci’ydi. Koşarken kabul etti çağrıyı.

“Senin için geldim Kâşif.”

“Neden?”

“Bilmiyorum. Gelmemem gerekiyordu. Ama geldim.”

“Tamam, oraya doğru geliyorum. Bekle.”

Kâşif, Kronos’a vardığında, Arşivci’yi gördü. Sarıldılar birbirlerine. Kendi zamanlarında birbirlerine hislerini hiç söylememişlerdi. Bir şey hissetmiyor gibiydiler, daha doğrusu bunun üzerine düşünmemişlerdi.

“Neden ve nasıl geldin? Ve bu senin üçüncü yolcuğun değil mi?”

“Senin için gelmeyeceklerdi. Ben geldim.” Durakları Arşivci. Üzgün bir sesle, “Evet, üçüncü yolculuğum.” dedi.

Kâşif içinden bir şeylerin koptuğunu hissetti. Arşivci ölecekti artık. Bir yolculuğu daha kaldıramazdı. Burada yaşaması için de Nöronet’ini kapatması lazımdı, ama ya aklını kaçırırsa.

“Hadi geri dönelim Kâşif. Kronos’un yokluğu fark edilecek birkaç saat içinde.”

Kâşif sesini çıkaramadı. Geriye dönüp baktı. Yıkık dökük kente baktı. Yok olmuş medeniyete baktı. Buraya ait olmadığını iyice anladı. Nöronet’i açık olmasına rağmen, düşünmeyi ve hissetmeyi yitirmediğini anladı. Arşivciye baktı, onu çok sevdiğini anladı. Nöronet istemediği için, ona olan sevgisini anlayamadığını anladı. Anlatılanların gerçek olduğunu anladı. Üzüldüğünü anladı. Hayır, üzüldü, sadece üzüldü; bunu anlamadı, bunu tüm gerçekliğiyle hissetti.
V. Kaos

Arşivci geri dönüş yolunda öldü. Kâşif çok üzüldü buna, çok ağladı. Kronos’la kendi zamanına geldikten sonra, Kronos’u bir kara deliğin içine yolladı. Yeraltı Terör Örgütü adı verilen anarşistlerin içine katıldı hiç zaman kaybetmeden. Nöronet’i etkisiz hale getirdiler onlar da. Onlara neler yaşadığını asla anlatmadı. Kendi başına yaşamak istedi her şeyi, kendi başına planlamak istedi.

Bir insan, hayatı boyunca defalarca kez yanılabilir. Yanılmak, her insanın hakkı ve hatta var oluş sebebidir. İnsanlar birbirini öldürebilir –öldürmemeli-, insanlar savaşabilir –savaşmamalı-, suç işleyebilir –işlememeli- ve günahkâr olabilir –olmamalı. Ne yaparsa yapsın insanlar, bunu eninde sonunda kendileri yapmalı. Kaybetmek, yok olmak, yeryüzünden silinmek, dünyayı cehenneme çevirmek dahi, insanların yüzünden ve insanlar için olmalı.

Ne olursa olsun, mutlak mutluluğu bulamayacağını anlamalı insan. Bunun aksini ileri süren her şey, damarlara işlemeye çalışan bir zorbalıktan fazlası değildir. Ve bazen, tek bir insan da hata yapabilir, hatta insanlığı yok edebilir.

Kâşif, neden delirmediğini düşündü yıllarca. Ve anladı bir gün. Çünkü zaten deliydi o. Öyle doğmuştu. Nöronet buna engel olmuştu, onu akıllı ve saygın biri yapmıştı. Ama değildi. Ona mutluluk vermişti Nöronet, onun zihnini tamir etmişti. Ne tamir ama! O ise, bunların hiçbirini kendi istememişti. Deli olmayı da kendi istememişti, akıllı görünmeyi de. Hiçbir şey kendi elinde değildi. Acı ve kesif bir çaresizlik kapladı Kâşif’in zihnini. Bir çözümü yoktu bunun. Asıl karmaşa insanın kendi içinde başlar ve ancak orada varlığını sürdürebilirse yayılır diğer insanlara.

2578 yılı geldiğinde, Kâşif, tekrar Nöronet’e bağlandı. Yeraltı Terör Örgütü ile birlikte geliştirdiği virüs, Retinogram’lar arası bağlantı ile yayılabiliyordu, yani, Nöronet’li birinin gözlerinin içine bakması yeterliydi.

Kâşif, Nöronet’i aktif etti ve yeryüzüne çıktı. İnsanlar Yeraltı Terör Örgütü üyelerinden korkuyorlardı, çünkü onların Nöronet’i yoktu, oysa Kâşif’in vardı. Her birinin gözlerinin içine baktı teker teker. İnsanlar çığlık çığlığa kaçışmaya başladılar. Herkes birbirine bulaştırıyordu bu virüsü.

Ancak Kâşif şunu fark etti: Kaçışan insanlar değildi medeniyeti yok eden. Hükümetti. Kontrolden çıkan herkesi öldürüyordu Hükümet. En korkuncu da, bu da Hükümet’in isteği değildi. Nöronet, artık kendi başınaydı, insanlığı kontrol eden insanlar devri çoktan kapanmıştı, Vakanüvis eksik biliyordu bir şeyleri. Hükümetler değil, Nöronet’in ta kendisiydi zorba olan.

Kâşif’in artık yapabilecek bir şeyi kalmamıştı. Savaşın, insanların kendi aralarında olduğunu düşünmüştü, ama değildi, değilmiş. İnsanların zaten kaybettiği bir savaştı bu. Olsun! Yine de Kâşif görevini yapmıştı, keşfetmişti: Kâşif, düşünmeyi keşfetmişti.

Ümid Gurbanov

0 yorum:

Yorum Gönder

 
|| © 2018 - Herhangi bir hak bulursanız, saklayın! || Tasarım: Pocket ||