Georg Christoph Lichtenberg: Aforizmalar

Dünyada en büyük şeyler; bizim hiç dikkate değer bulmadığımız, gözümüzden kaçan ve gittikçe biriken başka sebeplerle meydana gelir.

***

Ana dilimizdeki bir kelimenin gerçek anlamını kavramamız çoğu zaman yıllar alır. Tabii bununla o kelimenin tonlama ile alabileceği anlamları da kastediyorum.

***

Kaybetmenin dereceleri vardır. Bir şeyi verilmiş zamanların hiçbirinde bulamamak o şeyi kaybetmiş olmaktır. Bazen arama zamanının sonsuza kadar uzayıp uzamayacağı o andaki şartlardan çıkarılamaz, ama çoğunlukla aramanın bir sonu olduğuna inanılır. İnsan bir şeyi yarım saatlik bir çabayla bulabileceğini biliyor da olsa, gerçekten kaybetmiş olabilir.

***

Aklını kullanması gerektiğinde, sanki sürekli sağ elini kullanan birinin sol eliyle bir şey yapması gerekiyormuş hissine kapılıyordu.

***

Beş duyunun hepsiyle birden kavrayabileceğimiz çok az şey vardır.

***

Zaman zaman sekiz gün boyunca dışarıya çıkmayıp alabildiğine keyif içinde evde oturduğum oluyor; bir emir verilseydi de aynı süreyi evde mahpus geçirmem gerekseydi, hasta olurdum. Fikir hürriyetinin olduğu yerde insan kendi dairesi içinde kolayca dolaşır; düşünmenin baskı altında tutulduğu yerde ise, izin verilen fikirler bile ürkek bir çehreyle ortaya çıkar.

Yeni Kitap Çevirim Çıktı! (Simone Weil Biyografisi)

Yaklaşık iki ay önce ilk kitap çevirim yayımlanmış ve ben de bunun şerefine ilk defa video karşısına geçmiştim. Şimdi yeni bir çevirim daha yayımlandı ve ben de yine kolları sıvadım ve dilim döndüğünce biraz kitaptan biraz da kitabın kahramanı Simone Weil'den dem vurdum.

Günümüzde gittikçe değer kazanan Fransız düşünür ve mistik Simone Weil'in yaşamının perdelerini aralayan bu kitabın yazarı pek muhterem Palle Yourgrau'dur. Bu çalışma vesilesiyle bildiğim kadarıyla Türkçeye ilk defa Weil hakkında bir biyografik eser kazandırılmış oluyor.

Video çekimi öncesi, sırası ve sonrasında yardımlarını esirgemeyen Murat Şahin'e bir kez de buradan teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

İlk Kitap Çevirim Çıktı! (Lydia Pyne: Kitaplık)

Selamlar! Kanalı yakından veya uzaktan veya hayal meyal takip eden herkese benim için yeni ve heyecan verici bir şeyin haberini vermek için böyle bir video çekmiş bulundum. Evet, başlıkta gördüğünüz üzere, ilk kitap çevirim çıktı! Lydia Pyne'ın yazdığı Kitaplık adlı kitabın çevirisini üstlenmiştim geçen yıl, şimdi de yayımlandı ve ben de dilim döndüğünce kitabın konusunu oluşturan kitaplıklar ile ilgili bir şeyler anlatmaya çalıştım. Sıkılmadan ve hayattan bezmeden izleyebilmeniz dileğiyle.

Çekimlerde ve sonrasında sürekli desteğini benden esirgemeyen 20 yıllık dostum Murat Şahin'e sonsuz teşekkürlerimle.

Peygamber

Aksine inanmaları artık mümkün değil; hep bir ağızdan haykırıyorlar, baş edemiyorum hiçbiriyle, tutuyorlar yakamdan, paçamdan, el birliğiyle boğuyorlar beni, hayır, bana inanıyorlar; yürümüşüm denizin üstünde, sanmıyorum, ama öyle diyorlar, birileri avazı çıktığı kadar bağırıyor, yarmışım denizi ikiye, hatırlamıyorum, ve ne alıp veremediğim var denizle, anlamıyorum; kurtulamıyorum, benim bir peygamber olduğumu söylüyorlar, ama, ama, ama, ben inanmıyorum onlara.

Ölü soyucuları kızdıran bir tesadüftü diriltmem bir ölüyü; suyu şaraba, asayı yılana dönüştürmem elim bir kazaydı besbelli ki; sonrasında hiç konuşmadım, görenler olmuş beni, birileri duymuş, kapımı tırmalamış, anlatamıyorum henüz başıma gelmemiş bir şeyi, anlatamıyorum bir türlü peygamber olmadığımı; hepsi bir ağızdan konuşuyor benimle, ama, ama, ama, ben hiç konuşmadım tanrıyla.

Bunda utanacak bir şey yok diyor biri, utanmıyorum, şimdi vaktidir bir mucizenin daha diye inliyor öteki, umursamıyorum; ittirmeler, kaktırmalar, bir pencerem olsa atlayacağım, oysa kalmışım duvarlar ve insanlar arasında; diz çökenleri affetmeyeceğim, ağlayanları belki sonra, bir iki cüzzamlı iyileştirmişim arada, yükselen dualar var, bozuluyorum; bakın diyorum, çatarak kaşlarımı, ben peygamber değilim; kopan sevinç çığlığı sıkıyor canımı, konuştu, diyorlar, peygamber konuştu; saldırıyorum üstlerine, kötülük gelmiyor elimden, cehennem olabilir burası, ama, ama, ama, bu nasıl ceza.

Bir sessizlik anını bekliyorum, kararlıyım, temizleyeceğim boğazımı, yalpalayarak birkaç adım atacağım, önce odayı, sonra mümkünse tüm kenti, belki ardından dünyayı arşınlayacağım; anlamak uzun ve zordur, anlamamak da bir o kadar yorucudur; çarpılan bir kapıya ihtiyacım var, ya da gece vakti gelen tekinsiz bir telefona, gök gürlese bile olur, ufacık bir sessizlik lazım bana, hazırım bahşetmeye mucizelerimi onlara, ama, ama, ama...

Ümid Gurbanov

Emil Michel Cioran: Ecartelement

Okur için bir şeyleri kolaylaştırmaya asla uğraşmayın. Girdiğiniz bu zahmet için size asla minnettar olmayacaktır. Okurun sevdiği şey, anlamak değildir; yerinde saymayı, sıkışıp kalmayı, cezalandırılmayı ister okur. Bundandır bazı müphem yazarların saygınlığı; bundandır karmaşanın daimi cazibesi.

*

Belki de taslaklarımızın ilk hallerini yayımlamalıyız, henüz kendimizin ne demeye çalıştığını anlamadan önceki halini.

*

Filozoflar profesörler için yazar; düşünürler ise, yazarlar için.

*

Yalnızca bitirilmemiş -bitirilemez olduğu için bitirilmemiş- işler bizleri sanatın özü hakkında konuşmaya teşvik eder.

*

Mistik dile çevrilemeyen şey, yaşanmaya da değmez.

Recep Tayyip Erdoğan: Türkiye, ABD İle Olan Krizi Nasıl Görüyor?

Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye'ye tek taraflı uyguladığı eylemler, Amerika'nın çıkarlarını sarsacak ve Türkiye'yi başka dost ve müttefik aramaya zorlayacaktır.

Son altmış yıldır, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri stratejik ortaklık içindedir ve NATO'nun müttefikidir. Bu iki ülke, Soğuk Savaş ve sonrasında ortaya çıkan ortak zorluklar karşısında omuz omuza durmuştur.

Yıllardır Türkiye Amerika'nın ne zaman ihtiyacı olsa yardımına koşmuştur. Askerlerimiz Kore'de hep birlikte kan döktü. 1962'de Kennedy yönetimi, İtalya ve Türkiye'deki Jüpiter füzelerini kaldırarak Sovyetler'in Küba'daki füzelerini kaldırmasını sağlayabilmişti. 11 Eylül terör saldırıları sonrasında, Washington dost ve müttefiklerinin bu musibete karşılık vereceği hususunda güvendiğinde, birliklerimizi NATO'nun Afganistan'daki görevini tamamlamasına yardımcı olması için oraya yolladık.

Yine de Amerika Birleşik Devletleri, Türk halkının endişelerini anlayıp saygı duymak noktasında sürekli ve defalarca başarısız olmuştur. Ve son yıllarda, ortaklığımız çıkan anlaşmazlıklarla sınanmaktadır. Ne yazık ki bu tehlikeli eğilimi tersine çevirme çabalarımız boşa çıktı. Amerika Birleşik Devletleri  Türkiye'nin egemenliğine saygı duymadıkça ve ulusumuzun karşılaştığı tehlikeleri anladığını ispatlamadıkça ortaklığımız risk altında olabilir.

Geçmiş

Ölmeyi o kadar derinden dilemişti ki, ne zaman içinde bir yaşam aşkı duysa utancından ne yapacağını bilemiyor, kendisine ihanet ettiğini hissediyordu. Bundan kurtulmanın bir yolunu yıllarca bulamamış ve en sonunda kendisiyle barışmak zorunda kalan her insanın yaptığı şeyi, kendisini kandırmayı tercih etmişti.

Geçmişte, diyordu ansızın aynanın karşısında kendisini gördüğünde, kaldı her şey. Oysa hiçbir şeyin geçmişte kalmadığının farkındaydı: İnsan, geçmişidir. Ne şimdi vardır insanın elinde ne de gelecek. Her şeyimiz geçmişin gölgesindedir; geçmiş asla geçmez, geride bir şey kalmaz. Yumruğunu sıkan ve duvara olmadık bir anda indiren herkes bilir bunu; acı, geçmişin var olma biçimidir; tam da şimdidedir geçmiş, içinde bulunduğun zamanda varlığını sürdürür. Ölüm, geçmişin cisimleşmiş halidir. Ölümün olduğu yerde sadece geçmiş vardır. Bundandır yalnız insanların aynaya bakmayı sevmemesi: Orada geçmişi görür; tek gerçek olduğunu bilirler bunun; kendisiyle göz göze gelmiş insanlar kendi gözlerinde geçmişi görür ve bundan asla hoşnut olmazlar. Denebilir ki kendisini gerçekten görmüş olan insan, ölümü de görmüştür.

Şimdi durmuş sokağın orta yerinde, kafasını kaldırmış ayı izliyordu. Ölmeyi istiyordu, belki tam da bu yüzden yaşamayı istiyordu. Ölmeyi hak etmek istiyordu. Yılmak değil, kaçmak değil, görmek ve geçirmek ve bitirmek istiyordu yaşamı, işte tam da ondan sonra ölmek istiyordu. İndirmeseydi kafasını ve boş sokakta ağır aksak adımlarla eli cebinde evin yolunu tutmasaydı, biraz daha kafa patlatsaydı, aslında hiçbir şey istemediğini de anlayacaktı. Ne ölmek ne yaşamak istiyordu; olan olsun ve bitsin diye bekliyor, beklerken can sıkıntısından olur olmadık şeylere inanıyordu, en fenası da fark edemediği bir bıkkınlıkla bir şeyler istediğine inanıyordu.

Denir ki insan, başkaları varken çok daha kolaylıkla kendisi olur. Belki kendisi olmasına bile gerek olmaz, birisi olması yeterlidir. Geçmişinin herhangi bir parçasından herhangi birisi olabilir. Oysa boş sokaklarda yürümüş ve uzanan boş yola bakan biri geçmişte yaşar, karanlığın içinde adımlarını atarken kimse değildir artık o.

Elbette ki o, bunların hiçbirini düşünmedi. Bir ıslık bile tutturmadı. Durduk yere bir kaldırım taşına basarken kendi kendine gülümsediğinin farkına vardı; deliremediği için kendisini asla affedemeyeceğini anladı.

Ümid Gurbanov

Kara Delik

Odamda bir kara delik var.

Buna inanması güç, biliyorum, ama insanın yıllardır olduğu yerde duran kitapları birer ikişer kaybolduğunda, buna bir açıklama bulmak hiç de sanıldığı kadar kolay olmuyor. Elbette ilkin kitaplar değildi yitenler; masanın üzerine bıraktığım üç beş kuruştu, bir türlü nerede olduğunu bulamadığım kalemlerdi, kutusundan eksilen ilaçlardı, hatta kimi zaman bir kenara not ettiğim bölük pörçük cümlelerdi. Odadan sürekli bir şeyler eksiliyordu, bense her aynaya baktığımda hiçbir şey olmamış gibi kendimi görüyordum. Buna bir anlam vermek çok güçtü, ta ki bir gün hışımla odaya girip babamdan kalma saatimi çıkarıp elimden düşürürken ve saatin yere çarpmasını yüzümü buruşturarak beklerken saatin aniden yok olduğunu görünceye dek. Böyle bir durumda önce gözler kırpıştırılır, elbette nefes alışlar sıklaşır, kaşları çatmak ve gerilemek, sonra kaçacak bir yer olmadığını hatırlayıp ağır ağır eğilmek yapılacak işlerin en doğalıdır. Avuçla yer şöyle bir yoklanır. Soğuktur. Sanki daha yeni bir saati yutmamış gibi kendi halindedir. Orada öylece durmanın bir fayda etmediğini anlamak uzun sürmez. Aniden kalkılır. Şöyle bir etrafa bakılır, hiç kuşkusuz atılacak, daha doğrusu yere bırakılacak bir şeyler aranır. Böylesi bir mucizenin içindeyken bile insan ilk eline geleni atmayı başaramaz. Düşünür, neyi kaybederse en az üzüleceğini hesap eder. Eski bir defterden bir sayfa yırtılır ve tam saatin yok olduğu yere bırakılır. Bir parça kağıt asla bir saat kadar hızlı düşmez; oysa iş yere değme anına geldiğinde, tıpkı bir saat kadar hızla yok olur. Artık insanın gözlerine inanamadığı safhaya geçilir. Gerçek apaçık ortadadır: Odamda bir kara delik var-dır.

Thomas Bernhard Buydu! (1994)

Neredeyse tamamı Thomas Bernhard'ın röportaj ve kayıtlarından oluşan 1994 yapımı "Das War Thomas Bernhard" (Thomas Bernhard Buydu) adlı belgeseli Türkçeye kazandırmış olmanın bir miktar gururunu taşımıyorum desem, yalan söylemiş olurum sanırım. 

Yaklaşık 1 aydır herhangi bir çeviri yapmıyordum ve dönüşümü uzun zamandır çevirmeyi istediğim, benim için değerli bir isimle yapmak istedim. Muhtemelen edebiyatsever kimselerin gayet iyi tanıdığı bir isim olan Bernhard, sadece eli kalem tutarken değil, ağzı laf yaparken de barındırdığı derinliği karşıdakine aktarmayı başarıyor, insanı kendisine hayran bırakıyor.

Sanırım yıllar sonra geriye dönüp baktığımda en gurur duyacağım işlerden biri oldu bu. Belgeselden kesitler alarak ufak da bir fragman hazırladım, isteyenler Twitter sayfamdan ulaşıp onu da izleyebilirler.

Zizek'ten Nükteler

Slavoj Zizek'in sağda solda anlattığı fıkralardan, anekdotlardan, nüktelerden hatta şakalardan derlenen ve Erkal Ünal'ın çevirip Encore Yayınları'ndan çıkan bu kitap felsefenin yer yer soğuk ve korkunç yönünü bir anlamda aşması ve esprili anlatılarda bile derin anlamlar, çıkarımlar bulunabileceğini göstermesi bakımından oldukça hoşuma gitti. Hatta unutmamayı başarırsam ben de Zizek gibi sağda solda bazı fıkraları anlatarak bir konuyu bir yere bağlamayı bile umuyor, ama muhtemelen başaramayacağımı da biliyorum.

Bu bakımdan özellikle hoşuma giden, güldüğüm veya anlamlı anlamlı uzaklara (duvara) baktığım birkaç nükteyi buraya da koymak istiyorum. İleride büyük olasılıkla bunları unuttuğumda döner bakarım, bir açıdan hafızamı tazelerim.

Tabii şunu da belirtmeden geçmeyeyim, buraya tüm beğendiklerimi koymuyorum, yoksa kitabın epey bir bölümünü eklemem gerekecekti. Beğendiklerim arasında bir seçme yapma durumunda kalarak ve okuyucuyu da çok sıkmayacak uzunlukta bir gönderi olmasını tasarlayarak alıntıları ekliyorum. (Evet, tam bunu yazarken bir yandan da hangilerini koysam diye kitaba bakınıyorum...)