7 Ekim 2016

Allen Ginsberg: Seçilmiş Haikular

7 Ekim 2016 2
içtiğim çayda
hiç şeker yok.
bir farkı da yok.

*

şöyle bir bakıyorum omzumun üstünden
ardım kaplanmış hep
kiraz çiçekleriyle.

*

bilmiyordum adını
hiçbir çiçeğin! -ve böylece
yok olup gitti bahçem.

18 Eylül 2016

Yıllar ve Yıllar Süren Bir Yıkıma Ağıt

18 Eylül 2016 0
Gözlerini bir yere dikmiş değildi. Sorsanız, ne yaptığını bile hatırlayamazdı. Birden bire, öylesine, durduk yere, bilirsiniz işte, apansız ve hiç gereği yokken fark etti içini yıllardır kemirip duran şeyi. Karşılaştığı gerçek daha sonra ne kadar onu ürpertecek olsa da, günler boyu hatırlamaya çalıştığı bir ismi bulmuş gibi rahatladı o an. İşte buydu, hepsi buydu, geriye çözülecek bir şey kalmamıştı.

Ayağa kalktı, sorsanız, bunu da hatırlayamazdı. Bir bardak su içti, susadığından değil, yaşıyor olduğunu kendisine ispat etmek için. Ellerini tezgahın ucuna dayayarak düşündü bir süre. Sahiden de bu muydu yani? Nasıl olur da büyük bir inkarla ve bağırışla ve çağırışla ve ipe sapa gelmez bahanelerle bu fikirle savaşmayı seçmezdi. Canını yakan şey, farkına vardığı gerçek değil, bunu böyle kolay kabullenmesiydi.

Kapıdan giren annesinin sesiyle kendine geldi. Bir şey demeden geçti annesi, bir işi vardı, öyle olmalıydı. Donup kaldı olduğu yerde, yutkundu ve alelacele mutfaktan çıktı. Gözleri doldu, sorsanız, bunu kolaylıkla hatırlardı, çünkü gizlemek için ne yapacağını şaşırmıştı. Kendinden utanıyordu, ama haklı olduğunu da biliyordu. Elinden başka türlüsü de gelmiyordu zaten, daha demin fark etmişti çünkü gerçeği: O, annesine acıyordu. Annesinin artık ölmesini diliyordu. Kinle ve nefretle değil, şefkat ve merhametle. Ölmesini ve bu hayattan kurtulmasını istiyordu.

26 Mayıs 2016

Anı

26 Mayıs 2016 0
Basit bir hayatı vardı Vecdi'nin. Her sabah başında ufak bir sızıyla uyanır, tavanı seyreder ve bundan hiç bıkmayacağını bilmenin verdiği sıkıntıyla, sanki bir şeyler yapması gerekirmiş gibi doğrulup terlikleri ayağına geçirirdi. Pazardan rastgele ve sırf ucuz diye aldığı, adını dahi bilmediği iki çiçeğinin başına geçip, uzamış sakalını kaşırdı. Kurumaya yüz tutmuş çiçekler, eğri büğrü duruşlarıyla Vecdi'nin kafasını karıştırırdı. Acaba, diye düşünürdü, saksıları mı çok dar. Belki de toprağı kötüdür, kim bilir, Vecdi çiçekleri nadiren sulardı, hiç kuşkusuz bunun da etkisi büyüktü.

Çiçekleri geride bırakırken kafasını sallar, ağır adımlarla yüzünü yıkamaya giderdi. Sahiden de basit bir hayatı vardı Vecdi'nin. Aynada ıslanmış yüzüne dikkatle baktığında, bu yüzün kendisine ait olduğuna bir türlü inanmazdı. Tıpkı adını bilmediği çiçekleri gibi, kurumaya yüz tutmuş ve eğri büğrü olduğunu düşünürdü. İki eliyle lavaboyu iyice kavrar ve parmaklarını sıkarken, bu dünyada önemli hiçbir şey yapamayacağını dişlerini bileyerek kendine itiraf ederdi. Evet, evet, belliydi, her şey yüzünden belliydi: Milyarlarca insandan, hayır, sadece insandan da değil, hayvandan, ve belki taştan bile farkı yoktu. İyice yaklaşıp da gözlerinin içine baktığında, bu donuk bakışların arkasında bir ruh yakalamaya çalışırdı sanki. Başaramazdı bunu da Vecdi. Sonra vazgeçerdi bu tek yönlü savaştan. Hala da böylesi gülünç fikirlerin kendisini esir almasını çocukluk sayarak gülümserdi.

17 Mart 2016

6 Saniye

17 Mart 2016 0
"İnsan, bir karar vermeden tam 6 saniye önce zihin hangi kararın verileceğini belirler. Yani karar vermek, zihnin ulaştığı sonucu keşfetmekten ibarettir.

Peki ya 6 saniyeden önce bir karar vermek gerekirse? İşte kaos, bu gereklilikten doğar. Ve kader, kaosu durdurmak için tanrının açtığı savaştan ibarettir.

Tüm yaşam sadece ikiye ayrılır: 6 saniyeden önce, 6 saniyeden sonra."
Genç adam, iki elinin arasında tuttuğu kağıtta yazan son cümleyi tekrar okudu: "6 saniyeden önce, 6 saniyeden sonra." Kağıdı ikiye katladı. Ayakkabılarını giydi ve evinin sokak kapısından çıktıktan sonra ağır adımlarla apartmanın merdivenlerini tırmanmaya başladı. O an genç adamın aklında çatıya ulaşmaktan başka hiçbir düşünce yoktu.

Merdivenlerin sonuna geldiğinde önünde çatıya doğru açılan bir kapı buldu. Cebinden, sakince, anahtarlarını çıkardı, bir kaç anahtarı denedikten sonra kapıyı açıp çatıya doğru ilk adımını attı.

5 Mart 2016

Kıyametin Son Günü

5 Mart 2016 0
Cenazesinde ağladığımı hatırlamıyorum. Zaten ufak bir cenaze töreni oldu, hepsi bu. Kalabalık değildik: Bir ben vardım. Anne babası bile yoktu ortalarda, ama haklı bir mazeretleri vardı: Necmi'den önce ölmüşlerdi. İşin aslı, Necmi sevilmeyen biri değildi. En azından öyle biri olamazdı, diye düşünüyorum. Hadi anne babası öldü diye gelmediler cenazeye, peki ya öbürleri? Biliyor musunuz, tüm kalbimle inanıyorum ki, insanların hepsi ölmemiş olsaydı, muhakkak içlerinden birkaçı o cenazeye katılır, hatta bir iki damla da gözyaşı dökerdi. Necmi kötü biri değildi, ancak ne yazık ki, iyiliğin ve kötülüğün son bulduğu noktaydı burası: Kıyametin son günüydü.

Necmi'den sonra, artık tamamen yalnız kaldığımı anladım. Çok ölü gördüm, ardı arkası kesilmeyen cesetleri çiğnedik sokaklarda kaçışırken. Az çok kestirebiliyorsunuzdur kıyametin nasıl olduğunu. Hepsi, aynısıyla ve fazlasıyla ve eksiğiyle bir şekilde oldu işte. Oldu ve bitti. Artık Necmi de gitti. Ne ilginçtir ki, tek başıma kaldığımı anladığımda, ilk hissettiğim şey, özgürlük oldu. Anlamsız bir yük kalktı üzerimden. Yaşamak zorunda olmadığımı anladım. Korkuyla ve bağırışla ve çağırışla sağa sola koşturmanın gereği kalmadı. Düşünüyorum da, belki de Necmi benden önce anladı bunu —belki de hiç anlamadı.
 
Sağlıcakla kalmanızı dilerim.