7 Kasım 2020

Cehennem

7 Kasım 2020 2

O kadar da kötü değilmiş, der. "Cehennemde en azından yalnız değil insan."

Bir gün geçer, iki gün geçer. Bilirsiniz bu işleri, üçüncü gün de gelir ve geçer. Tanrıyla kaç gün baş başa kalınabilir? Dördüncü günde sıkılır insan. Çünkü insan. Kalkıp gidecek yer vardır, çoktur, öyle ki, her yer vardır ve dolayısıyla, gidilecek yer kalmamıştır. Neden, der. "Tanrıyla buradayım?"

Kapı yoktur çekip gidilecek, duvar yoktur balyozla indirilecek. Aynalarda kendini görmez, pencerelerden sarkmazsın. Tanrıyla göz göze gelirsin, kendini görmek için bir saniye daha uzun bakarsın. Gördüğünün kendin olduğundan emin olmazsın, ama başkası olacak kadar gücün olduğuna da inanmazsın.

Esneyip gerinmek, söze başlamak, birkaç soru yöneltmek, sonra bundan pişman olmak, duyduklarına inanamamak, gerisin geriye adımlar atmak, ama bir türlü bir uçurumun dibine gelememek mümkündür. Burası cehennem, der. "Yabancılık çekmezsin."

Bir yenilginin şangırtısı gelip çöreklenir. Bu işin böyle olmayacağına dair bir şeyler gevelenir. Sen yıkıntıdan kurtulmuşsundur, kurtulmuşsundur elbet, ama yıkıntı da senden kurtulmuştur. Kendini ykıntının bile yerine koyabilirsin. Peki ya tanrının? Seni buradan kurtaracağım, der. Gözlerinde müthiş bir kararlılıkla boşluğa bakar: "Uykum geldi."

Elbette hiçbir şey anlatıldığı gibi değildir. Hiç kuşku yok ki, anlatılmadığı gibi de değildir. Gerçekleri konuşmanın zamanı geldi, der. Etrafında kimseyi bulamaz. Aldırış etmeden konuşmaya başlar. Söylenceden ibaret birtakım bölük pörçük anılardır bunlar. Ucu bucağı ve elle tutulacak bir yanı bulunmayan bu laflar nihayet sona erdiğinde ben de oradaydım: "Ben yokum."

İşlerin sarpa sardığı noktada cehennem başlar. Bundandır ki cehennem her yerdedir, der. Haklı olabilir. Artık ilgilenmiyorum bununla. Bir çıkış yolu buldum, buradan kurtuluyorum.

Beni de götür, der. Mümkün değildir bu. Yalanlar söylenir, gözyaşları asla eksik olmaz. Üç beş bardak devrilir. Ahlar edilir, içler çekilir. Artık vakit gelmiştir. Çekip gider. Oysa hani ben gidecektim? Çok az şey umulduğu gibi gider.

O kadar da kötü değilmiş, der. "Cehennemde en azından yalnız insan."

Ümid Gurbanov

28 Haziran 2018

Geçmiş

28 Haziran 2018 4
Ölmeyi o kadar derinden dilemişti ki, ne zaman içinde bir yaşam aşkı duysa utancından ne yapacağını bilemiyor, kendisine ihanet ettiğini hissediyordu. Bundan kurtulmanın bir yolunu yıllarca bulamamış ve en sonunda kendisiyle barışmak zorunda kalan her insanın yaptığı şeyi, kendisini kandırmayı tercih etmişti.

Geçmişte, diyordu ansızın aynanın karşısında kendisini gördüğünde, kaldı her şey. Oysa hiçbir şeyin geçmişte kalmadığının farkındaydı: İnsan, geçmişidir. Ne şimdi vardır insanın elinde ne de gelecek. Her şeyimiz geçmişin gölgesindedir; geçmiş asla geçmez, geride bir şey kalmaz. Yumruğunu sıkan ve duvara olmadık bir anda indiren herkes bilir bunu; acı, geçmişin var olma biçimidir; tam da şimdidedir geçmiş, içinde bulunduğun zamanda varlığını sürdürür. Ölüm, geçmişin cisimleşmiş halidir. Ölümün olduğu yerde sadece geçmiş vardır. Bundandır yalnız insanların aynaya bakmayı sevmemesi: Orada geçmişi görür; tek gerçek olduğunu bilirler bunun; kendisiyle göz göze gelmiş insanlar kendi gözlerinde geçmişi görür ve bundan asla hoşnut olmazlar. Denebilir ki kendisini gerçekten görmüş olan insan, ölümü de görmüştür.

Şimdi durmuş sokağın orta yerinde, kafasını kaldırmış ayı izliyordu. Ölmeyi istiyordu, belki tam da bu yüzden yaşamayı istiyordu. Ölmeyi hak etmek istiyordu. Yılmak değil, kaçmak değil, görmek ve geçirmek ve bitirmek istiyordu yaşamı, işte tam da ondan sonra ölmek istiyordu. İndirmeseydi kafasını ve boş sokakta ağır aksak adımlarla eli cebinde evin yolunu tutmasaydı, biraz daha kafa patlatsaydı, aslında hiçbir şey istemediğini de anlayacaktı. Ne ölmek ne yaşamak istiyordu; olan olsun ve bitsin diye bekliyor, beklerken can sıkıntısından olur olmadık şeylere inanıyordu, en fenası da fark edemediği bir bıkkınlıkla bir şeyler istediğine inanıyordu.

Denir ki insan, başkaları varken çok daha kolaylıkla kendisi olur. Belki kendisi olmasına bile gerek olmaz, birisi olması yeterlidir. Geçmişinin herhangi bir parçasından herhangi birisi olabilir. Oysa boş sokaklarda yürümüş ve uzanan boş yola bakan biri geçmişte yaşar, karanlığın içinde adımlarını atarken kimse değildir artık o.

Elbette ki o, bunların hiçbirini düşünmedi. Bir ıslık bile tutturmadı. Durduk yere bir kaldırım taşına basarken kendi kendine gülümsediğinin farkına vardı; deliremediği için kendisini asla affedemeyeceğini anladı.

Ümid Gurbanov

9 Nisan 2018

Zizek'ten Nükteler

9 Nisan 2018 0
Slavoj Zizek'in sağda solda anlattığı fıkralardan, anekdotlardan, nüktelerden hatta şakalardan derlenen ve Erkal Ünal'ın çevirip Encore Yayınları'ndan çıkan bu kitap felsefenin yer yer soğuk ve korkunç yönünü bir anlamda aşması ve esprili anlatılarda bile derin anlamlar, çıkarımlar bulunabileceğini göstermesi bakımından oldukça hoşuma gitti. Hatta unutmamayı başarırsam ben de Zizek gibi sağda solda bazı fıkraları anlatarak bir konuyu bir yere bağlamayı bile umuyor, ama muhtemelen başaramayacağımı da biliyorum.

Bu bakımdan özellikle hoşuma giden, güldüğüm veya anlamlı anlamlı uzaklara (duvara) baktığım birkaç nükteyi buraya da koymak istiyorum. İleride büyük olasılıkla bunları unuttuğumda döner bakarım, bir açıdan hafızamı tazelerim.

Tabii şunu da belirtmeden geçmeyeyim, buraya tüm beğendiklerimi koymuyorum, yoksa kitabın epey bir bölümünü eklemem gerekecekti. Beğendiklerim arasında bir seçme yapma durumunda kalarak ve okuyucuyu da çok sıkmayacak uzunlukta bir gönderi olmasını tasarlayarak alıntıları ekliyorum. (Evet, tam bunu yazarken bir yandan da hangilerini koysam diye kitaba bakınıyorum...)

28 Aralık 2017

Açlık

28 Aralık 2017 3
Nicedir unuttuğu bir şeyi hatırlamaya çalışır gibi yüzünü buruşturdu, ama zihninin köşesinden istediğini bir türlü çekip çıkaramayacağını bilmenin sıkıntısıyla sadece "Oğlum!" dedi. Sesinin yorgun düşmüş olduğunu fark etti, yine de bunu umursayacak hali yoktu: "Hazırlan, birazdan gideceğiz."

Doğrusu, oğlunda hazırlanacak pek bir güç kalmamıştı. En son on sekiz gün önce orta halli bir Doyum Evi'nden üçer hap alabilmişlerdi. Baba haplardan hiçbirine dokunmamış, oğluna ise günde yalnızca yarım hap vererek hayatta kalma ümitlerini sürdürmeye çalışmıştı. Oğlunun olanlardan pek haberi varmış gibi görünmese de halsiz ama sevecen gözlerle "Gücüm azaldı, baba!" diyordu ara ara. Boşalan midesi için böyle diyordu çocuk, ama bu, ona özgü değildi. İnsanların doygunluk haplarından başka bir şeyi gıda olarak tüketmesinin yasaklanmasından bu yana kırk iki yıl geçmişti. Aslına bakılırsa, zaten ortada tüketilecek başka bir gıda da kalmamıştı. Kimileri bunu tanrının gazabı olarak görmüştü, kimileriyse yurttaşları kendine tamamen bağlı hale getirmek isteyen hükümetlerin ortak projesi olarak. Başka görüşler de vardı elbet, ama bunların hiçbirini artık umursamıyordu baba, işin acısı, hatırlamıyordu bile.

4 Kasım 2017

Türkçe Karşılığı Birebir Aynı Olan İngilizce Atasözleri

4 Kasım 2017 5
Ne yalan söyleyeyim, yukarıdaki başlığı atarken utandım. Hiçbir yaratıcılık yok, sofistike bir anlam biçme yok, dümdüz ve aslında yazacağım her açıklamayı da lüzumsuz kılan bir başlık.

Neyse sevgili dostlar, başlıktan da anlayacağınız üzere, bildiğim kadarıyla Türkçe karşılığı birebir aynı olan İngilizce atasözlerinden ufak bir derleme yaptım. Peki bunu niye yaptım? Çünkü yağmurlu bir cumartesi günüydü ve zaman geçirecek bir aktivite aradım kendime, bu geldi aklıma. Elbette ki şunu da ekleyeyim; Türkçe atasözlerindeki anlamları karşılayan yüzlerce atasözü ve deyim vardır, ama bunların çoğu birebir aynı değil, daha çok anlam bakımından aynı kapıya çıkan şeylerdir. Misal, "Actions speak louder than words." atasözü için Türkçedeki "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz." anlamı oldukça uyumludur, ama söz konusu atasözünün birebir kelime anlamı "Eylemler sözlerden daha yüksek konuşur." minvalinde bir şeydir. Demek istediğimi anlatabiliyor muyum?

24 Ekim 2017

E. M. Cioran: Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne

24 Ekim 2017 3
Her sevincin başında, hatta sonunda bir Tanrı vardır.

*

Varlıklar arasında gerçek temas, sessiz bir mevcudiyetle, açık bir iletişimsizlikle, içten edilen duaya benzeyen gizemli ve sössüz bir teatiyle kurulur ancak.

*

Her huzursuzluk, yarım kalmış bir metafiziksel deneyimden başka bir şey değildir.

*

Üzüntülerimizi bir başkasına, sırf ona acı çektirmek için, acılarımızı üstlensin diye itiraf ederiz.

*

Doğmuş olmamı bağışlayamıyorum.

*

Aziz Benedictus'un kurallarına göre, bir keşiş yaptığı işten gurur ya da sadece hoşnutluk duyuyorsa, o işi bırakıp ondan vazgeçmelidir.

*

Kendinden nefret eden alçakgönüllü değildir.

14 Ekim 2017

E. M. Cioran: Her Şey Ne Kadar Da Uzak! (Ümitsizliğin Doruklarında)

14 Ekim 2017 3
Bu dünyada neden bir şeyler yapmamız gerektiğini, neden dostluklar kurmak, arzular, umutlar ve hayaller sahibi olmak zorunda kaldığımızı anlamıyorum. Hiçbir karmaşanın ve hengâmenin olmadığı dünyanın uzak bir köşesine çekilmek daha iyi olmaz mıydı? Böylece medeniyetten ve ihtiraslardan elimizi eteğimizi çekebilirdik; her şeyi yitirir ve hiçbir şey kazanmamış olurduk. Zaten bu dünyadan kazanılacak ne var ki? Umutsuzluk içinde mutsuz ve yalnız olan insanlar için kazançlı çıkmanın hiçbir ehemmiyeti yoktur. Her birimiz bir ötekine çok yakınız, yine de kendimizi bir başkasına tamamıyla açsaydık ve birbirimizin ruhlarının ücra köşelerini okuyabilseydik alınyazılarımızın ne kadarını anlayabilirdik? Kendimize yalnızlıktan ölmenin insanlığın alameti olup olmadığını sormak zorunda kalacak denli yalnızız. Son an gelip çattığında bir teselli bulunabilecek mi? Toplum içinde yaşama ve ölme isteği muazzam bir yetersizliğin işaretidir. Issız bir yerde bir başına ölmek binlerce defa daha yeğdir; hem böylece kimse görmeden melodrama bulaşmadan ölebilirsin. Ölüm döşeğindeyken kendilerine hâkim olan ve bir iz bırakmak için caka satan insanları öyle küçümsüyorum ki! İnsan yalnız olmadıkça gözyaşları onun canını yakamaz. Son anlarını yalnız geçirmekten aciz oldukları ve korktukları için ölürken dostlarını çevresinde görmek isteyenler işte buna sığınırlar. Ölüm anında ölümü unutmak isterler. İçlerinde kahramanca bir güç yoktur. Neden kapılarını kilitlemiyor ve tüm sınırların ötesine taşan bir açıklık ve korkuyla o delice hislerin ızdırabını yaşamıyorlar?

Her şeyden öyle uzaklaştırıldık ki! Oysa bu, her şeyin bize eşit derecede ulaşılmaz olduğu anlamına gelmez mi? En derin ve sahici ölüm, yalnızlık içindeki ölümdür – hatta öyle ki, ışık bile ölümün özü haline gelir. Öyle bazı anlar olacak ki, yaşamdan, aşktan, gülümsemelerden, dostlardan ve hatta ölümden bile ayrı düşeceksin. İşte o an, dünyanın boşluğunun ve kendinin anlamsızlığının ötesinde bir şey olup olmadığını soracaksın.

- o -

Dipnot: Geçtiğimiz günlerde E. M. Cioran'ın Ümitsizliğin Dorukları'nda adlı kitabından bir bölüm çevirmiş, üstüne bir parça da gevezelik de etmiştim. Korkmayın sakın, tekrara düşmeyeceğim; sadece "Lirik Olmak Üzerine" adlı o bölümü hatırlatıyor ve ekliyorum: Bu çeviri serisinin devamının gelip gelmeyeceğini ben bile bilmiyorum.

10 Ekim 2017

E. M. Cioran: Lirik Olmak Üzerine (Ümitsizliğin Doruklarında)

10 Ekim 2017 1
Neden kendi içimize kapanıp kalamıyoruz? Neden bir şeyleri ifade etmenin ve şekle sokmanın peşinde koşup duruyor, içimizdeki o değerli muhtevayı ya da “anlamı” açığa vurmak için çabalıyor, en nihayetinde dik başlı ve kaotik olmaktan öte gitmeyen bir süreci umutsuzluk içinde düzene sokmaya çalışıyoruz? İçsel akışımıza onu hiç somutlaştırmaya çalışmadan olduğu gibi boyun eğmemiz, içimizdeki hengâmeyi ve mücadeleyi samimiyetle ve istekle kabullenmemiz daha yapıcı olmaz mıydı? Böylece içimizde dallanıp budaklanan tüm o ruhani deneyimi çok daha şiddetle hissederdik. Her türden iç görü, bereketli bir coşkuyla birbirine karışır ve gelişirdi. Gerçeklik algısı ile ruhani öz tıpkı bir dalganın yükselişi ya da notaların bir araya gelerek melodiyi oluşturması gibi doğmuş olurdu. Birinin kendi gururuyla değil de kendi yüceliğiyle dolup taşması, içsel sonsuzluk hissiyle acı çekmesi, canlılıktan ölecekmiş gibi şiddetle yaşadığı anlamına gelir. Haykırışlarla bir hayatı dibine kadar yaşama duygusu çok nadir görülür ve çok gariptir. Canlılıktan ölebilirmişim gibi hissediyorum ve kendime buna bir açıklama bulmama gerek var mı diye soruyorum. Tüm manevi geçmişin dayanılmaz bir gerilimle içini titrettiğinde, mevcudiyetini baştan ayağa hissedişin gömülü deneyimlerini gün yüzüne çıkardığında ve olağan düzenini yitirdiğinde, yaşamın doruklarından ölümün kucağına düşersin – üstelik her daim ölüme eşlik eden o korku hissi olmadan. Bu, mutluluğun doruklarında dolaşan sevgililerin sarsılmaz aşklarının üzerine ölümün ya da ihanetin gölgesinin düştüğü zamanki o hisse çok benzer.

28 Haziran 2017

Jacques Lacan Röportajı (1974)

28 Haziran 2017 4
Aşağıdaki metin, İtalyan gazeteci Emilio Granzotto'nun Jacques Lacan ile gerçekleştirdiği ve 1974 yılında bir İtalyan dergisi olan Panorama'da yayımlanan röportajın tam halidir. Çeviri sırasında David Broder'ın İngilizceye yapmış olduğu çeviri ile Əli Rəhimli'nin Azerbaycancaya yapmış olduğu çeviriden yararlandım ve bu çevirileri karşılaştırarak metne son halini verdim.

Jacques Lacan'ın nispeten kolay bir dille kendini ifade ettiği bu röportajın Lacan'a ilgi duyan ve onu tanımak için bir başlangıç noktası arayanlar için önemli olduğunu düşünüyorum.

9 Haziran 2017

Ölüm

9 Haziran 2017 0
"Dünya'da yaşamış ve ölmüş biri için cehennem hiç de korkutucu bir yer değildir."

Saatine bakmayı ihmal etmiyordu. Hiç kuşkusuz yapacak başka bir işi yoktu. Yanılmıyorsa 27 yıl 8 ay 11 gün 3 saat 42 dakika 17 saniyedir tam olarak durduğu yerde duruyor ve bekliyordu. Kimi beklediğini ise çok iyi biliyordu: Kendini bekliyordu. Nihayet sadece 23 saniye sonra kendisiyle karşılaşacak, tutmayan bir fren sayesinde karşıdan gelen kendisine çarpan kamyonun fırlattığı bedeni, burada bekleyen kendisiyle bir bütün olacak ve kadim öğretilerin ortak noktası olan ölüm gerçekleşecekti.

İnsanların kendileri hakkında bilmedikleri şey de işte tam olarak buydu.

Ne olursa olsun ve ne yaparsa yapsın, kendini eksik hisseder insan. Çünkü zaten en başından eksiktir insan. Bir yarısı yaşar, bir yarısı bekler. Ölüm, yaşamın bekleyişle karşılaştığı anda gerçekleşir. Denebilir ki, insan hem yaşar hem bekler ve bekleyiş bittiğinde yaşam da biter. İşin ilginç yanı ise tam da burada başlar: Ölüm gerçekleştiğinde aslında sadece roller değişir. Yaşayan bekler artık ve bekleyen ise yaşar. Elbette bir başka yaşamdır bunun adı, öyle dememiz gerekir; kavrayamayız çünkü gerçeği, ama nihayetinde ölüm her seferinde yine gerçekleşir. İnsan kendisiyle kaç defa karşılaşır acaba, bunu da sadece tanrı bilebilir.

6 Mayıs 2017

Hayalet

6 Mayıs 2017 0
Bir hayaletle karşı karşıyayız, dedi. Ama onu görmüyoruz, dedim; duymuyoruz da, diye ekledi. Öyleyse, dedim; bir hayaletle karşı karşıyayız, dedi. Omuz silktim, gitmem gerekti. Nereye gideceksin, dedi; boğazını temizledi; nereye gidebileceksin, diye düzeltti. Başka bir yere, dedim; üzerine pek de düşünmeden, hayaletlerin olmadığı bir yere, diye tamamladım. Gözlerini kırpıştırdı, her ne söyleyecektiyse onu masumluğundan söyleyeceğini anladım; iyi ama, dedi sesini yumuşatarak, hayaletlerin olmadığı bir yer yok ki. Bir ya da birden çok bakıma hakkı vardı, olmasaydı da kalıp onunla tartışamazdım. Her yerdeler, dedi ağlamaklı bir sesle; görüyor musun onları, diye sordum; duymuyorum bile, diye içerledi; öyleyse, dedim; bir hayaletle karşı karşıyayız, dedi.

Ne zaman başladı bu, dedim; ne, dedi; hayaletleri görmen, dedim; görmüyorum, dedi; ve duymuyorsun da, diye ekledim. Karşısına bir şey söyleyecekmiş gibi dikildim; birkaç derin nefes, dudakta oynayan birkaç kas, sağa ve sola kayan bakışlar, hiçbir şey, anlıyor musun, hiçbir şey gelmedi aklıma; saçmalık, dedim; elimi omzuna koymak istedim, nedense beceremedim. İkimizden biri ağlamalı, dedi; gülümsedim, neden, dedim; sessizliği yalnızca göz yaşı katlanılabilir kılar, dedi; ona inanmadım.

22 Mart 2017

Noriko Ibaraki: Kısadır Hayat

22 Mart 2017 0
kısadır hayat,
çok ama çok kısadır;
diyelim, altmış ya da yetmiş yıldır.

kaç pirinç yetişecek bu kadar sürede bir tarlada?
kaç ekmek pişecek taş ocaklarda?
öğretmenler aynı şeyi kaç defa tekrarlayacak?

gramer ve matematikle, balığın ve
ıvır zıvırın ekolojisiyle doluşturulacak
gerçek dünyaya hazırlanan çocuğun kafası.

sonra sıra gelecek tüm o eleyici seçimlere;
korkunç kurallarla boğuşacak
adaletsizlikle çarpışacak
anlamsız bir savaşın ardından
angarya ile ezilecek ruhlar.
ve sonra okul, iş, evlilik gelecek.

minik bir bebek doğacak ve ardından
endişe kaplayacak her yanı.
kendine dair her şey bir lükse dönüşecek.

21 Şubat 2017

Zaman Makinesi

21 Şubat 2017 0
Kabloları tekrar kontrol etti profesör. Bir yanlışlık olmayacağından emindi, ama bir o kadar da gergindi. Nihayet imkansız olanı başarmış ve bir zaman makinesi üretmişti. Şimdiyse onu satmaya çalışıyordu. Hangarın ortasındaki kocaman kapsülün içine şirket çalışanlarından genç bir adam girmişti. Profesör, asla insanların ne hissettiğini anlayan türden biri olmamıştı, ama bu delikanlının heyecan içinde olduğunu rahatlıkla görebiliyordu. Nasıl olmasındı ki? İnsanlık tarihinde zamanda geriye gidecek ilk kişilerden biri olacaktı. Ancak hiç kuşkusuz, ilki değildi.

Gözlüğünü çıkaran profesör, önlerindeki bilgisayarlara kitlenmiş şirketin diğer çalışanlarının yanına gitti. Hepsi kendilerince bir şeyleri anlamaya çalışıyor, bu işin nasıl gerçekleştiğine dair bir ipucu yakalamak için her şeyi inceliyorlardı. Profesör istemsizce gülümsedi. Hiçbirinin bunu çözemeyeceğini bir şekilde biliyordu.

Nihayet şirket müdürü, profesöre yaklaştı ve "Hazırsanız," dedi çekingen bir sesle, "başlayabiliriz." Profesör, "Biraz müsaade eder misiniz?" diye yanıtladı onu. Müdür anlayışla başını salladı ve diğer çalışanların yanına doğru gitti. Kendisine bir kahve hazırlayan profesör birkaç yudum aldıktan sonra kapsüle baktı ve gözlerindeki hüznü gizlemek için gözlüğü taktı.

3 Şubat 2017

Oda

3 Şubat 2017 0
Biz, beşimiz, Dünya'yı kurtarmaya karar vermiştik, ama önce bu odadan dışarı çıkmamız gerekti. "Hangi odadan?" diye sordu içimizden biri ve kitaptan başını bile kaldırmadan sayfayı çevirdi. Öbürü üç beş adım attı ileriye doğru, duvara tosladı ve yine üç beş adımla başladığı yere döndü. "Odadan değil," dedi tekrar yola koyulduğunda, "Duvarlardan kurtulmamız lazım." Hakkı vardı bir bakıma, çünkü bu odada bir kapı yoktu. Dışarı çıkmak istiyorsak bu duvarlardan birini yıkmamız lazımdı. Oysa elimizde ne bir balyoz vardı ne de bir kürek.

"Dışarıda ne var sanıyorsunuz?" dedi kısık sesiyle üçüncümüz. En başından beri avuçlarını duvarlara dayamış ve öyle kalmıştı. Hep bir şeyler duymaya çalışır gibi kaşlarını çatardı, ama bizler onun bir şey duyup duymadığını asla anlayamazdık. Soruyu yineledi: "Dışarıda ne var sanıyorsunuz? Yeni duvarlar ve odalardan başka!" Bunun bir soru değil de bir cevap olduğunu kaçımız anladı acaba? Daha da vahimi, bu cevabın doğru olup olmadığını kaçımız öğrendi?

Ne yaparsak yapalım, bir türlü asıl konuya odaklanamıyorduk. Neydi bizim asıl konumuz? Dünya'yı kurtarmak. Dünya'yı kurtarmak için ne yapmamız lazımdı? Hiç kuşkusuz bu odadan çıkmamız lazımdı. Şu odayı bir aşabilsek gerisi gelecekti. Buna gönülden inanıyorduk. En azından bir zamanlar buna gönülden inanmıştık. Oysa artık içimizden bazıları buna o kadar da inanıyor değildi.

26 Aralık 2016

K.

26 Aralık 2016 0
K. talihsiz biriydi. Tek yapabildiği, zamanı durdurmaktı. Kırk yıl yaşamışsa da kimseye gücünü ispat edebilmiş değildi. Zamanı her durdurduğunda, tam da beklendiği gibi, her şey duruyordu. Hatta kendisi bile. Oynamayan gözlerinin ardında kendi düşüncelerine hapsoluyor ve zamanı yeniden, tam da kaldığı yerden, devam ettirinceye dek hiçbir şey yapamıyordu.

Kendisine gülen dostlarına gücenmekten vazgeçmişti gençlik yıllarının ardından. "Hakları var," diye düşünerek adımlardı odayı bir uçtan öbür uca, "bana nasıl inansınlar ki?" K.'nın kendisi bile inanmazdı kimi zaman kendi gücüne. Yine de o karanlık, zamanın durduğu an bastıran dibi görünmez karanlık onu ürkütürdü. K.'nın tek yapabildiği, zamanı durdurmaktı ve bu işte o kadar iyiydi ki, zamanı durdurduğunda ışık bile dururdu. Nice korkunç deneyimin ardından öğrenmişti K. ışığın durduğunda aslında kaybolduğunu.

Çekilmez yaşamını sonlandırma ümidiyle geçen son birkaç yıl, onu kaçınılmaz gerçeğe götürmüş ve bir çatının tepesine çıkartmıştı. K. hiç olmadığı kadar kararlıydı. Nasıl olmuşsa olmuş, bir türlü hayatla birlikte kendisinin de akıp gittiği hissine kapılamamıştı. Zamanı durdurmak hiçbir şeye çözüm olmamıştı, zaten o da bundan vazgeçeli epey olmuştu.

22 Aralık 2016

E. M. Cioran: Gözyaşları ve Azizler

22 Aralık 2016 0
Müzik, eşsiz bir teselli sanatı olarak öteki bütün sanatlara göre çok daha fazla yara açar içimizde.

•

Daha yakınımızda olduğunda büyük bir kuşkuyla ve açık bir küçümsemeyle bakarız mükemmelliğe.

•

Her acının sınırı daha büyük bir acıdır.

•

İnsanların ölümle barışık olmalarının tek nedeni ölümün verdiği korkudan, kurtulmaktır ama bu korku olmadığında ölümün de hiçbir önemi yoktur artık. Çünkü ölüm kendisindedir ve kendisi aracılığıyla vardır. Ölümle uzlaşmaktan doğan bilgelik, ölüm karşısında olası en yüzeysel tavırdır. Montaigne’e de bulaşmıştır bu tavır, aksi takdirde kaçınılmaz olanı kabul etmekle övünmesini anlamak mümkün değildir.

21 Aralık 2016

Elias Canetti: Körleşme

21 Aralık 2016 0
Tarihin çok daha derinlerde yatan ve çok daha özgün nitelikteki itici gücünden, başka deyişle insanların daha yüksek bir hayvan türü olan kitle ile birleşmek ve bu kitle içerisinde kendilerini, sanki tek bir insan bile hiç yaşamamışçasına yitirmek içgüdülerinden haberleri yoktu. Çünkü okumuş kişilerdi; okumuşluk ise, bireyin kendi içindeki kitleye karşı kullandığı bir güvenlik kuşağıydı.

Adına yaşama kavgası denen kavgayı, karnımızı doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar, içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz. Kimi koşullar altında bu kitle, bireyi bencillikten tümüyle uzak, dahası kendi yararlarına aykırı davranışlara dek götürebilir. “İnsanlık”, bir kavram olarak bulunmazdan ve sulandırılmazdan çok önce, kitle olarak vardı. Bu kitle vahşi, coşkun, kocaman ve sımsıcak bir hayvan gibi hepimizin içinde, anasal etkilerin uzanabildiğinden çok, çok daha derinlerde bir anafor gibi kaynar. Kitle, yaşına karşın, dünyanın en genç hayvanı, en öz yaratığı, ereği ve geleceğidir. Onun üzerine hiçbir bilgimiz yok; hâlâ birer birey olduğumuz varsayımıyla yaşamaklayız. Kimi zaman kitle, gök gürültülerinden örülü bir fırtına, içinde her damlanın yaşadığı ve aynı şeyi istediği coşkun bir okyanus gibi saldırır üzerimize. Bu saldırının hemen ardından parçalanıp gitme alışkanlığını henüz koruduğu için, fırtına geçince yine biz olarak, zavallı ve bırakılmış şeytancıklar olarak kalırız. Bir zamanlar bu denli çok, bu denli büyük ve bu denli bütün olduğumuzu anılanınıza sığdıramayız bir türlü. İş bu noktaya vardığında, aklın boyunduruğunda yaşayanlar, sorunu “hastalık” sözcüğüyle açıklarlar; alçakgönüllülüğün bayraktarlığını yapmak isteyen ise, yanılgısının gerçeğe ne denli yaklaştığının bilincine varmaksızın, havayı “insanın içindeki hayvan” diyerek yumuşatır. Kitle ise bu arada yeni bir saldırı için hazırlanır. Bir gün gelecek, kitle artık parçalanmaz olacak; belki önce bir ülkede başlayacak bu gelişme, sonra orayı çıkış noktası yapıp çevresinde ne varsa yutarak ilerleyecek; ta ki artık Ben, Sen, O kavramları değil, ama yalnızca kitle var olacağından, kitlenin varlığına ilişkin tüm kuşkular ortadan kalkana dek.

Elias Canetti, Körleşme,
Sel Yayıncılık, sf. 500-501
[Çevirmen: Ahmet Cemal]

12 Aralık 2016

Dirk Gently's Holistic Detective Agency (2016)

12 Aralık 2016 1
"Eğer bir gün biri çıkıp da Evren'in hangi nedenle ve niçin var olduğunu keşfederse evrenin birdenbire yok olacağını ve yerini daha garip ve anlaşılmaz bir şeyin alacağını ileri süren bir teori vardır.
Bir başka teori ise bunun zaten gerçekleştiğini ileri sürer." — Douglas Adams

Douglas Adams, beni en derinden etkileyen yazarlardan biridir. Derinden etkileme söz konusu olduğu zaman daha "edebi" ürünler veren yazarlardan bahsetmeye eğilim olduğunun farkındayım, ama Adams beni edebi yönden değil, zihnimi nasıl kullanabileceğim yönünde etkiledi. Keskin zekası ve ince mizahıyla bir düşünme biçimi kattı bana ve bu, benim için, edebi zevklerden çok daha önemlidir.

Otostopçunun Galaksi Rehberi'ni okumaya başladığım an sürekli zihnimin sınırları genişliyor gibi hissettim. Yanlış anlaşılmasın, bilim kurgu türüne uzak biri de sayılmam, ama ortada olan sadece bir roman değil, beni sarıp sarmalayan farklı bir bakış açısı ve ifade tarzıydı.

7 Kasım 2016

Yazımevi

7 Kasım 2016 0
İçeriye son olarak Phanus gelmişti. Roth, ona alt kata geçmesini işaret ettikten sonra, buluştukları mahzenin ağır demir kapısını yerine itip, defalarca kilitledi, kendince güvenliği sağladı. Bir süre etrafa kulak kabarttıktan sonra hiçbir ses duymadığına emin oldu ve kendisi de diğerlerinin yanına geçti.

İçeride her zamanki gibi korku ve karamsarlık hakimdi. Roth, kapı eşiğinde durup içerideki dört kişiyi inceledi. Umutsuz vakalardı hepsi. Belki, kendisi de öyleydi. Phanus, Dimitri, Jacob, Hasim… Hepsi de ölmüş bir mesleğin son temsilcileriydi. Hayır, buna meslek denemezdi.

“Gel artık.” diye çıkıştı Dimitri. Roth kafa sallamakla yetindi ve yuvarlak masanın etrafındaki boş sandalyenin birine bıraktı kendini. Bir liderleri olmamıştı hiçbir zaman; bu yüzden de söze kimin başlayacağı belli değildi. Hasim boğazını temizledi, Jacob söze girdi:

“Beyler, biliyorsunuz, hepimiz perişan haldeyiz. Yapmaya çalıştığımız şey…” durakladı. Gözü özellikle Phanus’a çevrildi. “Yani, biliyorsunuz, başaramıyoruz. Olmuyor.”

6 Kasım 2016

Tavan

6 Kasım 2016 2
Kimseye kendimden bahsetmedim, kendim olabilecek bir ihtimalin üzerinde durdum daha çok. Kimse de aradaki farkı umursamadı. Kendimi kolaylıkla kandırabilmemi işte bu umursamazlığa borçluyum. Kendimi her anlattığımda bir parça daha değiştiğim hissine kapıldım. Ağzımdan çıkan sözcüklere inanmaya başladıktan sonra, kendimi sadece yeni insanlar ve yeni sözlerle inşa edebileceğimi düşündüm. Bir başkası olabilmek için sadece bir başkasına ihtiyacım vardı. İşin en güzel yanı, bir başkasının da bir başkası olarak bana ihtiyaç duymasıydı. Kimse bunu önce kendisine sonra karşısındakine itiraf etmedikçe her şey olabildiğince yolunda ilerliyordu.

"Hayır," dedim ardından. Soruyu doğru anladığım bile söylenemezdi. "Sevmem için hiçbir sebep yok." Bir adet çatık kaşa katlanmam gerekti. Sonra işler kolaylaştı. "Peki," denildi, birkaç laf daha edildi. İkimiz de o masaya kendimiz olarak oturduk ve kendimiz olarak kalktık. İkimiz de o masaya bir başkası olarak oturduk ve bir başkası olarak kalktık. Gülüşmeler, sıkılan eller; elveda denildiyse bile, akılda kalmadı. Sonra yol boyunca hep aynı düşünceler: Hiç kendin olabildin mi?

Kimileri abartılı bulur kendi olmayı. Dökülen bir miktar su gibidir insan, bir kısmı erken varır yere, bir kısmı parçalara bölünür, sağa sola sıçrar, dümdüz iner ya da eğilip bükülür. Kendini dökülen suyun hangi kısmında gördüğünle ilgilidir aslında her şey. Döküldüğünü ve eninde sonunda yere çarpacağını unutmadıkça herkes olabilirsin -ve her şey.
 
Sağlıcakla kalmanızı dilerim.