23 Kasım 2015

Çok Çok Kısa Bilim Kurgu Öyküleri

23 Kasım 2015 2
Gene boş zamanı hayatıma katık etmiş beni oyalayacak ne bulabilirim diye sanal ağ üzerinde fink atarken, Twitter'da da zaman zaman denediğim "kısa öykü" konsepti için İngilizceyi kullanan dünyanın diğer insanları ne ürünler vermiş acaba diye şöyle bir bakayım dedim.

İrili ufaklı birçok hikayeyi not ettim bir kenara, bunu ileride çeviririm şeklinde de kendime telkinde bulundum. Böyle böyle artık monolog mu desem diyalog mu desem gırla akarken zihnimde, oldukça sevimli bir site ile kaşılaştım.

Sitenin adı Six Word Stories. Yani diyor ki, Altı Kelimelik Hikayeler. Sitenin kendisinde çeşitli kategoriler bulunuyor, ama hemen ilk önce bilim kurgu kategorisine atladım. Açıkçası umduğumdan çok daha çekici hikayeler buldum.

E, madem bir şeyden keyif aldım, bunu muhtemelen hepi topu 3-5 kişinin girdiği bu bloga da aktarayım dedim, malum böyle bir şeyden eksik kalırım diye içimde bir fırtına kopar sonra ki, durdurabilene aşk olsun.

4 Kasım 2015

Rüya Odası

4 Kasım 2015 0
Gözlerini zorlukla açtı. İşe gitmek istemiyordu. Kim isterdi ki! Öylesi güzel bir rüyadan uyanmayı kim isterdi! Tam da oğluna verdiği öğüdün en güzel yerindeydi. Diyecekti ki ona, sakın ama sakın pes etme. Bırakma kendini diyecekti. Neyi istiyorsan ve kimi istiyorsan peşinden git onun. Kaybedebilirsin elbet, ama denemiş olacaksın en azından. Bunları söyleyecekti oğluna; ya da bunlara benzer şeyleri işte. Söyleyemedi, olmadı, uyanması gerekti çünkü. Olsun. Yarın söylerdi belki. Gülümsemesi için işte güzel bir sebep. Yarın söyleyebilirdi. Belki.

Kalktı, oda soğuktu sanki biraz. İçi ürpermiş de olabilirdi. Önemsemedi bunu. Isı artardı nasıl olsa birazdan. Ah şu yeni nesil evler diye geçirdi içinden, onlar olmasa ne yapardım! Gerçekten de öyleydi. Onlarca isim değiştirdi pazarlanmak için. Kişiye özel evler denildi bunlara, teknolojinin son noktası diye de eklendi. Dostunuz ve aileniz olacak diye savundu koca koca insanlar bu evleri. Sizi anlayacak bu evler. Hissedecek sizi. Mutlu olmanız için elinden geleni yapacak. Aylarca, yıllarca bunlar konuşuldu. Güvenlik sorunları tartışıldı. Haklı da bir tartışmaydı bu. Çünkü herkes farkındaydı bu evlerin tanrısal bir güçle hareket etmediğinin; içinde oturanın hayatına dair neredeyse tüm verilerini topluyordu. Sürekli bu işi yapıyordu. Her türlü değişkeni depoluyordu. Aslına bakılırsa, özel yaşama dair pek bir şey kalmıyordu geriye. Yine de huzur vadediyordu bu evler. Uyandığınızda, odayı vücudunuza uygun sıcaklığa getiriyordu. Kahvaltı için ne gerekiyorsa, siz daha uyanmadan hallediyordu. Sevdiğiniz müzikleri çalıyordu. Hem de ruh halinizi yüzünüzden ve beden dilinizden okuyarak. Duvarların rengi bir anda değişebiliyor, aniden hoşunuza gidecek bir televizyon programı önünüze gelebiliyordu. Sizi neşelendirmek için elinden geleni yapıyordu ev. Yine de yetmemişti bu kadarı ilk başlarda. Yetmezdi. İnsanlar korkuyordu. Bu kadar işi yapmak için gereken verinin toplanması fikri onları korkutuyordu. Oysa bir gün çok ufak bir eklemeyle bu evler satılmaya başlandı. Tereddütlüydü bu eve yerleşenler. Ama uyudukları ilk gece hiç ummadıkları kadar memnun oldular, yaşam aşkıyla uyandılar. Kimse beklemiyordu böyle bir başarıyı. Her geçen gün daha da yaygınlaştı bu evler. Önceleri şehirlerin esas yerleşim alanlarından uzağa kurulan bu evler, artık şehrin içine de yayılmaya başlamıştı. Eski binalar yıkılıyor, yeni binalar yapılıyordu. Bu gidişle, yalnızca şehrin uzağında kalacaktı alışılan o taş binalar.

28 Eylül 2015

Bay Josef

28 Eylül 2015 0
Başına hep şaşılacak işler geliyordu Bay Josef'in.

Bir gün evden çıkarken durmuş, ayakkabılarını çıkarmadan geri dönmüş, mutfağa girmiş ve buzdolabının içine evin anahtarlarını koymuştu. O an yanında biri olsaydı, bunu sinirli bir biçimde yaptığını bile söyleyebilirdi. Neyse ki çok uzun zamandır kimse yoktu Bay Josef'in yanında.

İşten dönerken çilingirciye uğrayan Bay Josef, adamı kolundan tuttuğu gibi kendisiyle birlikte eve sürüklemişti. Bu sefer şaşılacak bir şey olmayacağından emin bir şekilde yanındaki kaba saba adamın işini yapmasını bekleyecekti ki, paspastaki şişliği gördü. Nasıl olduğunu bilmese de, anahtarların paspasın altında olduğu sonucuna vardı Bay Josef. İşin kötüsü, diye düşündü, çilingir de bunu anladı, ama daha da kötüsü, diye devam etti, o da kendisi gibi görmezlikten geldi bunu.

Kafası atmış, keyfi kaçmıştı. Acele et diye bir şeyler mırıldandı çilingire, kendinden utandı, lütfen diye ekledi. Biraz kafa yorsaydı, utanç ile korku arasındaki o garip benzerliği görecekti. Oysa Bay Josef, bu olaydan sonra tam otuz üç yıl yaşamışsa da, asla sahip olduğu kimi duyguların aslında korkunun bir başka biçimi olduğunu kavrayamamıştı.

22 Eylül 2015

Victor Pelevin: Mavi Fener

22 Eylül 2015 1
"Ölü kasabayla ilgili olan hikayeyi duymuş muydunuz?" diye sordu Tolstoy.

Kimse cevap vermedi.

"Pekala öyleyse. Adam iki aylığına bir iş gezisine gider. Döndüğünde, herkesin ölü olduğunu fark eder."

"Nasıl yani, herkes öyle sokaklarda mı yatıyormuş?"

"Hayır." dedi Tolstoy, "Hayır, işe gidiyor, birbirleriyle konuşuyor, kuyruğa giriyorlarmış. Tıpkı önceden olduğu gibi. Ama o hepsinin ölü olduğunu görebiliyormuş."

"Ölü olduklarını nasıl anlamış?"

"Nereden bileyim?" diye cevap verdi Tolstoy. "Ben anlamadım ki, o anladı. Neyse, hiçbir şeyi fark etmemiş gibi davranmaya karar vermiş. Bir karısı varmış, karısını görür görmez, onun da ölü olduğunu anlamış. Onu gerçekten severmiş.

13 Eylül 2015

No Tears for the Dead (2014)

13 Eylül 2015 0
Daha az evvel 2014 yapımı No Tears for the Dead'i (U-neun nam-ja) izledim ve ilk kez -artık adam olayım biraz da diye- bir iki ufak not düşeyim dedim bloga.

Öncelikle, tonla film varken neden tutup da bu filmi izlediğimi açıklayayım. Filmimizin yönetmeni ve aynı zamanda senaristi olan Jeong-beom Lee bilin bakalım hangi filmin de yönetmen ve senaristiydi? Bilebileceğinizi sanmam, çünkü hepi topu üç filmi var bizimkisinin zaten. İlki 2006 yapımı Cruel Winter Blues (Yeolhyeol-nama), ki bu filmi de şu yazıyı yazarken öğrendim, ama muhtemelen unutmazsam uygun bir zamanda onu da izleyeceğim.

Sorunun cevabı olan filmi ise, 2010 tarihli The Man from Nowhere (Ajeossi). İzleyenler de benim gibi düşünmüş müdür bilmem, ancak Güney Kore sinemasının güzide örneklerinden biridir bence bu film. En azından suç, dram, aksiyon kapsamında değerlenrilirse kesinlikle öyledir.
 
Sağlıcakla kalmanızı dilerim.