5 Mart 2016

Kıyametin Son Günü

5 Mart 2016
Cenazesinde ağladığımı hatırlamıyorum. Zaten ufak bir cenaze töreni oldu, hepsi bu. Kalabalık değildik: Bir ben vardım. Anne babası bile yoktu ortalarda, ama haklı bir mazeretleri vardı: Necmi'den önce ölmüşlerdi. İşin aslı, Necmi sevilmeyen biri değildi. En azından öyle biri olamazdı, diye düşünüyorum. Hadi anne babası öldü diye gelmediler cenazeye, peki ya öbürleri? Biliyor musunuz, tüm kalbimle inanıyorum ki, insanların hepsi ölmemiş olsaydı, muhakkak içlerinden birkaçı o cenazeye katılır, hatta bir iki damla da gözyaşı dökerdi. Necmi kötü biri değildi, ancak ne yazık ki, iyiliğin ve kötülüğün son bulduğu noktaydı burası: Kıyametin son günüydü.

Necmi'den sonra, artık tamamen yalnız kaldığımı anladım. Çok ölü gördüm, ardı arkası kesilmeyen cesetleri çiğnedik sokaklarda kaçışırken. Az çok kestirebiliyorsunuzdur kıyametin nasıl olduğunu. Hepsi, aynısıyla ve fazlasıyla ve eksiğiyle bir şekilde oldu işte. Oldu ve bitti. Artık Necmi de gitti. Ne ilginçtir ki, tek başıma kaldığımı anladığımda, ilk hissettiğim şey, özgürlük oldu. Anlamsız bir yük kalktı üzerimden. Yaşamak zorunda olmadığımı anladım. Korkuyla ve bağırışla ve çağırışla sağa sola koşturmanın gereği kalmadı. Düşünüyorum da, belki de Necmi benden önce anladı bunu —belki de hiç anlamadı.

Orada burada dolanmanın ne anlamı var? Karnını doyurmanın ve uyumanın ve uğultuları dinleyip darmadağın olmuş kentlerin birinden öbürüne durmadan seyahat etmenin anlamı ne? Hadi söyleyin bana, ölmemenin neresi anlaşılabilir? Unutun zamanın göreceliğini. Zaman, yalnızca başkaları varken vardır. İnsanları ve olanları algılamanın bir biçimidir zaman. Oysa o gün, kıyametin başladığı gün (sahi, kaç gün sürdü kıyamet?) herkes alelacele ölüme doğru koştu. Neden biz hayatta kaldık? Yani, Necmi ile ben neyi yanlış yaptık? Dünya'yı kurtaracağız sandık, yanıldık.Boşluğun ortasında eveleyip geveledik sürekli. Bir yere varmayı bırakın, bir yerden ayrılamayı bile başaramadık. Yaşıyorduk hiç kuşkusuz, ama yaşadığımızdan emin olamıyorduk. İki kişi olduğumuz bile şüpheliydi. Kıyametin başladığı günden bu yana çok zaman geçmiş olmalıydı. Zaman, bitmiş olmalıydı.

İçki şişesini havada belli belirsiz sallayarak, "Uzun sürüyor," dedi Necmi. Kelimeler ağzında yuvarlanıp durdu ve devam etti: "İşin içine zamanı katmadığında, her şey çok uzun sürüyor." Sarhoştu. Saçmaladığını düşündüm. Hak verin bana (buna ihtiyacım var), siz de olsanız öyle düşünürdünüz. Nedir zamansızlık? Bilebilir miyiz bunu? Olur olmadık çelişkilere sığınarak gerçeği anlayabilir miyiz? Necmi'nin devrik gözlerine baktım ve cevabı bilip bilmediğini bir türlü kestiremedim.

Aslında uzatmanın bir alemi yok. Necmi'nin cenazesinden gelirken karar vermiştim buna. Bugün, son gün. Kıyametin son günü. Nereden mi biliyorum? Anlatacağım. Merak etmeyin, çok uzun da sürmeyecek zaten.

İnsanlar birçok şeyi anlar ve ondan daha da çok şeyi anlamazlar. Yine de anlama ümidini içlerinde taşırlar. Oysa benim asla anlayamayacağımdan emin olduğum şeyler var. Niye ağlamadım Necmi'nin cenazesinde? Düşünün bir, kıyametin son günü, Dünya'daki son insan kime not bırakmaya çalışır? Kime sesleniyorum ben? Galiba ümit denilen şey tam da bu. Belki de bunun adı ümitsizliktir. Zaten ümit ile ümitsizlik temelde aynı şey değil midir? İyimserlerin ümidi, kötümserlerin ümitsizliğidir.

Bundan dört gün önce gece vakti ateş yakmıştık bir binanın çatısında. Hava güzeldi ve geceyi orada geçirmeye karar vermiştik. "Yazmak," diyordu gene sarhoş aklıyla Necmi, "Okuru yenme çabasıdır." Neden bilmem, böyle zırvalara iyiden iyiye sarılır olmuştu. Bir bakıma onu küçümsediğim su götürmez bir gerçekti. Ne kadar derin ve karmaşık şeyler düşünürse, o kadar önemli biri olduğuna inanıyordu. Belki de tek sorunu çok içmekti. Bazı şeyleri birbirinden ayırt etmek hiç de kolay değildi.

Gelin görün ki, ben de o gece içmiştim. Ve artık Necmi'ye dur demenin, ona haddini bildirmenin, öyle değil böyle düşünülür demenin vakti gelmişti. Parmağımı sallaya sallaya ve kelimeleri şişirerek hiç ummadığı bir anda kıskıvrak yakaladım onu kelimelerimle:

"Biliyor musun Necmi, kıyamet, zamandır. Kıyamet, zamanın ilk başladığı an, yani bundan on dört milyar yıl önce başladı. Varoluş, sarpa saran bir yok oluş sürecinden fazlası değildir. Her var olan ve yok olan şey, görkemli bir sonun parçasıdır. Evren, kıyametin ta kendisidir. Bunu fark edemedik; ne bizler ne de başka canlılar. Edemezdik de. Çünkü bizler, bu yok oluşun bir parçasıyız. Varlık kendi kendisini ancak kendi tanımlamalarıyla tanıyabilir; ve bizim tanımlamalarımız eksik."

Necmi sustu, bekledi, dinledi ve güldü. Bir iki defa bir şeyler söylemeye yeltendi, ama hep vazgeçti. Ayağa kalkıp pantolonunu silkeledi. Çatının bir ucundan öbür ucuna elleri ceplerinde yürüdü. Gözlerimle takip ediyordum onu ve bir şeyler demesini bekliyordum. İnsan, bir şeyler söyledikten sonra sessizliğe katlanamaz. Bir cevap duymaya ihtiyacı vardır insanın, boşluğa doğru konuşmamasının yegane sebebi de budur işte.

Adımları yavaşladı ve sabitlendi. Yüzünü bana döndü, "Yani diyorsun ki," dedi kaşlarını şüpheyle kaldırarak, "Zaman, tanrının yıkma tutkusudur, öyle mi?" Başımla onayladım onu ve gülümsediğini gördüm. "O halde, iyi dinle beni," dedi sırtını bana dönerek," Artık yalnızsın."

Hiçbir şey olmadı. Rüzgar esiyordu, bir iniltiyi andırıyordu. Necmi yoktu artık. Birden bire, apansız, göze görünür hiçbir şey olmaksızın ortadan kaybolmuştu. Kısa bir şaşalama anından sonra ayağa kalktım ve çatıdan aşağıya doğru bakmak için koştum. Hayır, yoktu, Necmi aşağı düşmemişti. Atlamamıştı. Zaten atlasa görürdüm. Necmi neredeydi?

Onu aradım üç gün. Yoktu Necmi. Kabullenmem gerektiğini anladım ve bugün gidip bir tabut buldum. İçine Necmi'nin yanından ayırmadığı ve bana asla göstermediği kitabını koydum. Tabii o yok olduktan sonra baktım o kitaba. Adı yoktu, içi boştu. Karalanmamıştı bile. Bir defterdi aslına bakılırsa bu. Acaba Necmi kendisini mi kandırıyordu bunu en sevdiği kitap ilan ederek, yoksa beni mi? Bu da asla anlayamayacağımdan emin olduğum şeylerden bir başkası.

İşte olanlar bundan ibaret. Necmi yok oldu, tabutu buldum, kitabın boş bir defter olduğunu anladım ve tabutun içine girdim. Evet. Necmi'nin tabutunun içindeyim. Bu yüzden diyorum ya, bugün, kıyametin son günü.

Peki, şimdi tüm cesareti toplayıp sormak gerekir: Necmi gerçekten de var mıydı? Daha da önemlisi bunu anlamanın bir yolu olacak mı?

Tabutu iyice sağlamlaştırdım ve iç tarafına en sağlamından onlarca kilit taktım. Tabutu kaldırıp düzgün bir şekilde mezarın içine koydum. (Kabul, bu, biraz zor oldu.) Tabutun içine girdim. Yanıma Necmi'nin kitabını (o boş defteri) ve bir de kalem aldım. Ha, tabii bir de ufak bir fener. Tüm kilitleri kapadım, anahtarı ayağımın ucuna fırlattım. Ellerimi kelepçeledim, anahtarı yuttum.

Şimdi, tekrar düşününce, Necmi'nin neden bu kitabı (defteri?) sevdiğini anlıyor gibiyim. Çünkü istediği her şeyi görüyordu bu boş sayfalarda. Oysa ben, görmek istediklerimle dolduruyorum onları. İşte bu satırları, o boş sayfalara yazıyorum.

Hemen her şey, fark etmekle ilgilidir. Fark etmedikçe hakikatin orada olup olmaması önemli değildir. Ya da fark ettiğini sandıkça hakikat diye bir şeyin olmamasının hiç bir önemi yoktur. Belki de Necmi diye biri asla olmadı. Ya da daha vahimi, Necmi bendim. Belki de aslında kıyamet hiç kopmadı. Belki de şu an bir tabutta değilim. Yine de ne fark eder ki? Gerçekliğin doğası başka şeydir, gerçekliğin bizde bıraktığı iz başka.

Dakikalar geçip gitti. Artık zor nefes alıyorum, içeride yeteri kadar oksijen kaldığını sanmıyorum. Nihayet kıyamet son bulacak. Daha evvel de söyledim, bugün, kıyametin son günü, çünkü sağ kalan son insan olarak, ben, hayatıma burada son veriyorum. Geriye tek bir şey kalıyor: Elimde tuttuğum ve hala da doldurmaya devam ettiğim bu kitaba bir ad koymak. İşin ilginci ne, biliyor musunuz? Hiç de zor olmayacak bu. Çünkü en başından beri olan (ve olmayan) her şey, beni bu adı koymaya götürdü: Kıyametin Son Günü.

Ümid Gurbanov

0 yorum var:

Yorum Gönder

 
Sağlıcakla kalmanızı dilerim.