Cehennem

O kadar da kötü değilmiş, der. "Cehennemde en azından yalnız değil insan."

Bir gün geçer, iki gün geçer. Bilirsiniz bu işleri, üçüncü gün de gelir ve geçer. Tanrıyla kaç gün baş başa kalınabilir? Dördüncü günde sıkılır insan. Çünkü insan. Kalkıp gidecek yer vardır, çoktur, öyle ki, her yer vardır ve dolayısıyla, gidilecek yer kalmamıştır. Neden, der. "Tanrıyla buradayım?"

Kapı yoktur çekip gidilecek, duvar yoktur balyozla indirilecek. Aynalarda kendini görmez, pencerelerden sarkmazsın. Tanrıyla göz göze gelirsin, kendini görmek için bir saniye daha uzun bakarsın. Gördüğünün kendin olduğundan emin olmazsın, ama başkası olacak kadar gücün olduğuna da inanmazsın.

Esneyip gerinmek, söze başlamak, birkaç soru yöneltmek, sonra bundan pişman olmak, duyduklarına inanamamak, gerisin geriye adımlar atmak, ama bir türlü bir uçurumun dibine gelememek mümkündür. Burası cehennem, der. "Yabancılık çekmezsin."

Bir yenilginin şangırtısı gelip çöreklenir. Bu işin böyle olmayacağına dair bir şeyler gevelenir. Sen yıkıntıdan kurtulmuşsundur, kurtulmuşsundur elbet, ama yıkıntı da senden kurtulmuştur. Kendini ykıntının bile yerine koyabilirsin. Peki ya tanrının? Seni buradan kurtaracağım, der. Gözlerinde müthiş bir kararlılıkla boşluğa bakar: "Uykum geldi."

Elbette hiçbir şey anlatıldığı gibi değildir. Hiç kuşku yok ki, anlatılmadığı gibi de değildir. Gerçekleri konuşmanın zamanı geldi, der. Etrafında kimseyi bulamaz. Aldırış etmeden konuşmaya başlar. Söylenceden ibaret birtakım bölük pörçük anılardır bunlar. Ucu bucağı ve elle tutulacak bir yanı bulunmayan bu laflar nihayet sona erdiğinde ben de oradaydım: "Ben yokum."

İşlerin sarpa sardığı noktada cehennem başlar. Bundandır ki cehennem her yerdedir, der. Haklı olabilir. Artık ilgilenmiyorum bununla. Bir çıkış yolu buldum, buradan kurtuluyorum.

Beni de götür, der. Mümkün değildir bu. Yalanlar söylenir, gözyaşları asla eksik olmaz. Üç beş bardak devrilir. Ahlar edilir, içler çekilir. Artık vakit gelmiştir. Çekip gider. Oysa hani ben gidecektim? Çok az şey umulduğu gibi gider.

O kadar da kötü değilmiş, der. "Cehennemde en azından yalnız insan."

Ümid Gurbanov

Maksim Gorki: Tolstoy'dan Anılar

Onu her şeyden daha çok uğraştıran, açıktan açığa kemiren düşünce: Tanrı düşüncesi. [Gorki]


*

Bir erkeğin bir kadına, o kadının, kendisiyle ilgili olarak bilmesi gereken şeylerden daha fazlasını söylediği anlar vardır. Erkek söyler, sonra da unutur, ama kadın unutmaz. [Tolstoy]

*

Kendimizle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. [Tolstoy]

*

Kötülüğe yönelmediği sürece çok ince, çok güzel bir şey vardır insanın budalalığında. [Tolstoy]

*

Kutsallık, günahla oynaşılarak elde edilir, yaşama tutkusunun susturulmasıyla. [Gorki]

*

Bir insan düşünmeyi öğrenmişse, ne konuda düşünürse düşünsün, hep kendi ölümüdür düşündüğü. Bütün filozoflar böyledir. Ölüm olduktan sonra, hangi gerçekten söz edilebilir ki? [Tolstoy]

Ümid Gurbanov (Ketebe Yayın Tekrarı) | 10.11.2019



Açıkçası işlerin bu raddeye gelmesi benim suçum değil. Gerçi ortada bir suç da yok, tam anlamıyla gelinmiş bir radde de; yine de bir bakıma işlerin benim açımdan yer yer ilginç bir hal aldığını inkar edecek değilim. Eskiden beri, mesela üç veya beş yıldan beri hayal meyal da olsa yapmaya çalıştığım işleri izleyenler bilir ki aslında minicik bir azınlığa çeviriler yapıyordum. İşin doğrusu, neredeyse kimsenin izlemediği, dolayısıyla da aslında kendim için, zaman geçirmek için, bir şeyler yapmış olmak için, bir arşiv bırakmak için, bununla kendi kendime, geriye dönüp de "Yahu ben ne yaptım bu hayatta?!" dediğim anda mahcup olmamak için bir şeyler çeviriyordum ve işin aslı bundan da epey zevk alıyordum. (Hoş hala alıyorum.)

Ancak talih insanı hiç ummadığı yerlere sürüklüyor bir yerde. Hiç hesapta yokken "bir şeyler çeviren biri"nden "çevirmen"liğe doğru yol almaya başladım. Bu süreçte benim adıma her şey el yordamıyla gerçekleşti. Bu kanala, geçmiş kayıtlara, çeviri sürecine ilişkin defalarca farklı mecralarda bir şeyler söyledim, gelgelelim ilk defa bir televizyon programına katılıp da bu konuda konuşmak ve hatta işin bir noktasında çeviri ve yayın dünyasına ilişkin ahkam kesmeye kalkışmak gibi bir şeyin başıma geleceğini hiç düşünmemiştim.

Elbette ki bu durumu haddinden fazla abartıyor ve çok önemli bir unvan veya konum elde ettiğimi düşünüyor değilim. En baştan beri anlatmaya çalıştığım tek şey, hayatın sürprizlere gebe olmasıdır. Türkiye'de çok sayıda ve nitelikli çevirmen varken, bir şekilde internet üzerinden tarihi kayıtlar için hazırladığım altyazıların ve minik blog çevirilerinin beni bu çeviri dünyasında bir yere konumlandırmasına şaşkınım sanırım biraz. Dünyayı değiştirmek için çıkmadığım bu yolda, hatta bir bakıma farkında bile olmadan, birtakım ciddi işler başarmışım gibi duruyor. Açık konuşmak gerekirse, hala gelen her olumlu ve hatta övgü dolu yoruma karşı da şaşkınlık duyuyorum ve bir açıdan da mutlu oluyorum tabii ki. Kitleleri bir yerden bir yere sürüklemediğimin farkındayım, ama minicik bir kitle ile birlikte, bazen de karşılıklı bir etkileşime dayanacak biçimde, deyim yerindeyse interaktif bir çeviri macerasının içinde gibi hissediyorum kendimi.

Bu açılardan, şu veya bu şekilde, tıpkı benim gibi tozlu kayıtlara ilgi duyan herkese teşekkür ediyorum. Çevirilerimi izleyenler ve okuyanlar olmasa muhtemelen yine ağır aksak da olsa bir şeyler çevirmeye devam ederdim, ama yaptığım şeyin neye tekabül ettiğinin farkında olmaz, kendi başıma, belki de yoruluncaya dek uğraşır, sonra başka maceralara atılırdım ve şu an böylesi bir arşiv oluşmadan ve oluşmaya devam etmeden tarihin unutulan sayfalarına katılırdı.

Esen ve güzel kalın. Ola ki kalamadınız... Kalamadınız demektir. Ne yapalım. Canınız sağ olsun bari.

E. M. Cioran: Yeni Tanrılar

Alçaklığımızın kaynağını kendimizden olabildiğince uzağa yerleştirebilmek kadar bize hoş gelen, bizi ayakta tutan şey yoktur.

***

Bir varlığın gücü, ne ölçüde yalnız olduğunu bilmek konusundaki yetersizliğinde yatar.

***

Bir davayı savunanların, görünüşte tavizkar, aslında galip tonu kadar iğrenç bir şey yoktur.

***

Birden hayal gücünün coşkunluğundan sıyrıldığı bir an gelir ve kendinizi olacağınız gibi görürsünüz: Bir ders, hayır, bir alçak gönüllülük nöbeti.

***

Kendinizi boşluğa ne kadar çok açarsanız, o kadar derinine batarsınız, kendiniz olma, insan olma, canlı olma kaderinden o kadar çok kaçarsınız.

***

Kim olduğu konusunda kendisini aldatan kişiyle herhangi bir paylaşım tasavvur etmek mümkün değildir.

Georg Christoph Lichtenberg: Aforizmalar

Dünyada en büyük şeyler; bizim hiç dikkate değer bulmadığımız, gözümüzden kaçan ve gittikçe biriken başka sebeplerle meydana gelir.

***

Ana dilimizdeki bir kelimenin gerçek anlamını kavramamız çoğu zaman yıllar alır. Tabii bununla o kelimenin tonlama ile alabileceği anlamları da kastediyorum.

***

Kaybetmenin dereceleri vardır. Bir şeyi verilmiş zamanların hiçbirinde bulamamak o şeyi kaybetmiş olmaktır. Bazen arama zamanının sonsuza kadar uzayıp uzamayacağı o andaki şartlardan çıkarılamaz, ama çoğunlukla aramanın bir sonu olduğuna inanılır. İnsan bir şeyi yarım saatlik bir çabayla bulabileceğini biliyor da olsa, gerçekten kaybetmiş olabilir.

***

Aklını kullanması gerektiğinde, sanki sürekli sağ elini kullanan birinin sol eliyle bir şey yapması gerekiyormuş hissine kapılıyordu.

***

Beş duyunun hepsiyle birden kavrayabileceğimiz çok az şey vardır.

***

Zaman zaman sekiz gün boyunca dışarıya çıkmayıp alabildiğine keyif içinde evde oturduğum oluyor; bir emir verilseydi de aynı süreyi evde mahpus geçirmem gerekseydi, hasta olurdum. Fikir hürriyetinin olduğu yerde insan kendi dairesi içinde kolayca dolaşır; düşünmenin baskı altında tutulduğu yerde ise, izin verilen fikirler bile ürkek bir çehreyle ortaya çıkar.

Yeni Kitap Çevirim Çıktı! (Simone Weil Biyografisi)

Yaklaşık iki ay önce ilk kitap çevirim yayımlanmış ve ben de bunun şerefine ilk defa video karşısına geçmiştim. Şimdi yeni bir çevirim daha yayımlandı ve ben de yine kolları sıvadım ve dilim döndüğünce biraz kitaptan biraz da kitabın kahramanı Simone Weil'den dem vurdum.

Günümüzde gittikçe değer kazanan Fransız düşünür ve mistik Simone Weil'in yaşamının perdelerini aralayan bu kitabın yazarı pek muhterem Palle Yourgrau'dur. Bu çalışma vesilesiyle bildiğim kadarıyla Türkçeye ilk defa Weil hakkında bir biyografik eser kazandırılmış oluyor.

Video çekimi öncesi, sırası ve sonrasında yardımlarını esirgemeyen Murat Şahin'e bir kez de buradan teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

İlk Kitap Çevirim Çıktı! (Lydia Pyne: Kitaplık)

Selamlar! Kanalı yakından veya uzaktan veya hayal meyal takip eden herkese benim için yeni ve heyecan verici bir şeyin haberini vermek için böyle bir video çekmiş bulundum. Evet, başlıkta gördüğünüz üzere, ilk kitap çevirim çıktı! Lydia Pyne'ın yazdığı Kitaplık adlı kitabın çevirisini üstlenmiştim geçen yıl, şimdi de yayımlandı ve ben de dilim döndüğünce kitabın konusunu oluşturan kitaplıklar ile ilgili bir şeyler anlatmaya çalıştım. Sıkılmadan ve hayattan bezmeden izleyebilmeniz dileğiyle.

Çekimlerde ve sonrasında sürekli desteğini benden esirgemeyen 20 yıllık dostum Murat Şahin'e sonsuz teşekkürlerimle.

Peygamber

Aksine inanmaları artık mümkün değil; hep bir ağızdan haykırıyorlar, baş edemiyorum hiçbiriyle, tutuyorlar yakamdan, paçamdan, el birliğiyle boğuyorlar beni, hayır, bana inanıyorlar; yürümüşüm denizin üstünde, sanmıyorum, ama öyle diyorlar, birileri avazı çıktığı kadar bağırıyor, yarmışım denizi ikiye, hatırlamıyorum, ve ne alıp veremediğim var denizle, anlamıyorum; kurtulamıyorum, benim bir peygamber olduğumu söylüyorlar, ama, ama, ama, ben inanmıyorum onlara.

Ölü soyucuları kızdıran bir tesadüftü diriltmem bir ölüyü; suyu şaraba, asayı yılana dönüştürmem elim bir kazaydı besbelli ki; sonrasında hiç konuşmadım, görenler olmuş beni, birileri duymuş, kapımı tırmalamış, anlatamıyorum henüz başıma gelmemiş bir şeyi, anlatamıyorum bir türlü peygamber olmadığımı; hepsi bir ağızdan konuşuyor benimle, ama, ama, ama, ben hiç konuşmadım tanrıyla.

Bunda utanacak bir şey yok diyor biri, utanmıyorum, şimdi vaktidir bir mucizenin daha diye inliyor öteki, umursamıyorum; ittirmeler, kaktırmalar, bir pencerem olsa atlayacağım, oysa kalmışım duvarlar ve insanlar arasında; diz çökenleri affetmeyeceğim, ağlayanları belki sonra, bir iki cüzzamlı iyileştirmişim arada, yükselen dualar var, bozuluyorum; bakın diyorum, çatarak kaşlarımı, ben peygamber değilim; kopan sevinç çığlığı sıkıyor canımı, konuştu, diyorlar, peygamber konuştu; saldırıyorum üstlerine, kötülük gelmiyor elimden, cehennem olabilir burası, ama, ama, ama, bu nasıl ceza.

Bir sessizlik anını bekliyorum, kararlıyım, temizleyeceğim boğazımı, yalpalayarak birkaç adım atacağım, önce odayı, sonra mümkünse tüm kenti, belki ardından dünyayı arşınlayacağım; anlamak uzun ve zordur, anlamamak da bir o kadar yorucudur; çarpılan bir kapıya ihtiyacım var, ya da gece vakti gelen tekinsiz bir telefona, gök gürlese bile olur, ufacık bir sessizlik lazım bana, hazırım bahşetmeye mucizelerimi onlara, ama, ama, ama...

Ümid Gurbanov

E. M. Cioran: Ecartelement

Okur için bir şeyleri kolaylaştırmaya asla uğraşmayın. Girdiğiniz bu zahmet için size asla minnettar olmayacaktır. Okurun sevdiği şey, anlamak değildir; yerinde saymayı, sıkışıp kalmayı, cezalandırılmayı ister okur. Bundandır bazı müphem yazarların saygınlığı; bundandır karmaşanın daimi cazibesi.

*

Belki de taslaklarımızın ilk hallerini yayımlamalıyız, henüz kendimizin ne demeye çalıştığını anlamadan önceki halini.

*

Filozoflar profesörler için yazar; düşünürler ise, yazarlar için.

*

Yalnızca bitirilmemiş -bitirilemez olduğu için bitirilmemiş- işler bizleri sanatın özü hakkında konuşmaya teşvik eder.

*

Mistik dile çevrilemeyen şey, yaşanmaya da değmez.

Recep Tayyip Erdoğan: Türkiye, ABD İle Olan Krizi Nasıl Görüyor?

Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye'ye tek taraflı uyguladığı eylemler, Amerika'nın çıkarlarını sarsacak ve Türkiye'yi başka dost ve müttefik aramaya zorlayacaktır.

Son altmış yıldır, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri stratejik ortaklık içindedir ve NATO'nun müttefikidir. Bu iki ülke, Soğuk Savaş ve sonrasında ortaya çıkan ortak zorluklar karşısında omuz omuza durmuştur.

Yıllardır Türkiye Amerika'nın ne zaman ihtiyacı olsa yardımına koşmuştur. Askerlerimiz Kore'de hep birlikte kan döktü. 1962'de Kennedy yönetimi, İtalya ve Türkiye'deki Jüpiter füzelerini kaldırarak Sovyetler'in Küba'daki füzelerini kaldırmasını sağlayabilmişti. 11 Eylül terör saldırıları sonrasında, Washington dost ve müttefiklerinin bu musibete karşılık vereceği hususunda güvendiğinde, birliklerimizi NATO'nun Afganistan'daki görevini tamamlamasına yardımcı olması için oraya yolladık.

Yine de Amerika Birleşik Devletleri, Türk halkının endişelerini anlayıp saygı duymak noktasında sürekli ve defalarca başarısız olmuştur. Ve son yıllarda, ortaklığımız çıkan anlaşmazlıklarla sınanmaktadır. Ne yazık ki bu tehlikeli eğilimi tersine çevirme çabalarımız boşa çıktı. Amerika Birleşik Devletleri  Türkiye'nin egemenliğine saygı duymadıkça ve ulusumuzun karşılaştığı tehlikeleri anladığını ispatlamadıkça ortaklığımız risk altında olabilir.